Sömürü, bakım yükü, itaat: Kadın emekçiler kuşatmayı kırıyor
‘Kadın emekçiler sömürüye, bakım yüküne ve itaate dayalı bu rejimi görünür kılmaktan öte örgütlenerek, greve çıkarak, dayanışmayı büyüterek kuşatmayı kırıyor.’

2002’den bu yana iktidarda olan AKP, çalışma yaşamını baştan sona yeniden yapılandırdı. AKP’nin inşa etmeye çalıştığı emek rejimi, yalnızca esnekleşme ve güvencesizlikle sınırlı değil. Bu emek rejimi, aynı zamanda kadın emeğinin sistemli biçimde ucuzlaştırılması, ikincilleştirilmesi üzerine kuruludur. AKP iktidarı neoliberal sermaye birikim rejimini gerici bir ideolojiyle tahkim ederek, kadın emeğini hem piyasaya çekmeyi hem de aileye zincirlemeyi hedefliyor. Kadın emeği bu dönemde bir yandan “istihdam artışı” söylemiyle, diğer yandan aile merkezli bir toplumsal düzen tarafından kuşatılıyor. Hedef; sermaye için esnek, devlet için itaatkâr ve aile için fedakâr bir emek rejimi kurmaktı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, kadınları çalışma ve yaşam alanlarında yurttaşlık temelinde değil, annelik ve bakım rolleri üzerinden tanımlayan bir emek rejimi görüyoruz.

AKP kadın istihdamını artırma söylemini sıkça kullandı, ancak sayılar artarken nitelik aşındı. 2011’de çıkarılan yasayla kadın ve genç istihdamına yönelik prim teşvikleri getirildi. Burada temel soru şudur: Nasıl bir istihdam? Kadınların işgücüne katılım oranında belirli artışlar yaşandı. Fakat, bu artışlar büyük ölçüde hizmet sektöründe; düşük ücretli, esnek ve güvencesiz alanlarda gerçekleşti: çağrı merkezleri, bakım hizmetleri, ev eksenli işler...

İstihdam artışı ile eşitlik arasında doğrudan bir bağ yoktur. Kadınların istihdama daha fazla katılması daha eşit koşullarda çalıştıkları anlamına gelmez. Esnekleşme politikaları kadın emeğini piyasaya dahil ederken, aynı zamanda kırılganlaştırdı. Kadın emeği neoliberal emek rejiminin en esnek halkası haline geldi.

Hak gaspları kazanım gibi sunuldu

AKP döneminde kadınlara yönelik en görünür düzenlemeler, doğum ve anneliği merkeze alan politikalar çerçevesine şekillendi. Annelik merkezli bir istihdam, emek rejiminin yapısal bileşeni haline geldi. 2016 yılında İş Kanunu’nda yapılan değişikliklerle doğum sonrası ücretsiz izin süreleri genişletildi. İlk çocukta 60, ikinci çocukta 120, üçüncü çocukta 180 gün olarak düzenlendi. Aynı düzenleme kapsamında “yarım çalışma” hakkı da getirildi ve böylece doğum sonrası dönemde kadınların belirli süreli istihdam biçimlerine yönlendirilmesinin hukuki zemini oluşturuldu.

Doğum sonrası ücretsiz izin sürelerinin genişletilmesi, yarı zamanlı çalışma hakkının getirilmesi “kazanım” gibi sunuldu. Bu düzenlemeler kadınların tam zamanlı, güvenceli ve kesintisiz istihdamda kalmalarını kolaylaştıran değil; onları emek piyasasında ikincil konuma iten bir sonuç doğurdu. Kadın emekçilerin çalışma süreleri kısalırken ücret artışı ve sendikal örgütlenme olanakları da fiilen daraldı. Kadınların çalışmasını “anneliğe göre ayarlamak” eşitsizliği yeniden üretti. Aslında yapılması gereken bakım yükünün kadının “kaderi” olmaktan çıkarılıp kamusal bir biçimde çözülmesiydi.

Kamusallaştırılmayan bakım yükü kadınların omzunda

AKP’nin kadın emekçilere yönelik politikalarının merkezinde “aile” yer aldı. Kadın, birey olarak değil; anne ve eş olarak tanımlandı. Bu, sermaye birikimini gerici ideolojiyle tahkim eden bir emek rejiminin sonucudur: Piyasa genişler, sosyal devlet daralır, aile kutsanır, bakım kamusallaştırılmaz. Kreş politikaları bu sürecin en görünür alanlarından biridir. 150’den fazla kadın çalışanı olan iş yerlerine kreş açma yükümlülüğü kağıt üzerinde varlığını sürdürse de bu yükümlülük yaygın uygulanmıyor. Buna karşılık esnek çalışma modelleri teşvik ediliyor. Kadınlara “çalış ama yarı zamanlı”, “çalış ama evden”, “çalış ama bakım sorumluluğunu aksatma” deniyor.

Evde bakım desteği, AKP’nin inşa etmeye çalıştığı emek rejiminin en somut örneklerinden biridir. 2005’te çıkarılan yasa ile engelli bireylerin bakımının kamusal kurumlar yerine “ev içinde” sağlanması esas alındı ve bakımı üstlenen kişiye aylık ödeme yapılması düzenlendi. Bu, bakımın kamusallaştırılması değil; kadın emeğinin daha ucuza ve daha denetimli biçimde seferber edilmesi ve bakım yükünün kadınların omzuna yıkılmasıdır.

Korku: en ağır disiplin aracı

AKP döneminde kadın emekçilerin hayatına şiddet de damgasını vurdu. Şiddet, münferit olaylardan ibaret değildir; kadın emeğini denetim altında tutan, kamusal alandaki varlığını sınırlandıran yapısal bir baskı mekanizmasıdır. 2011’de imzalanan İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddetle mücadelede önemli bir hukuki çerçeve sunuyordu ve devlete açık yükümlülükler yüklüyordu. Türkiye’nin sözleşmeyi ilk imzalayan ülke olması, uluslararası düzeyde güçlü bir taahhüt anlamına geliyordu. Ancak 2021’de sözleşmeden çekilme kararı, kadınların yaşam hakkının ve kamusal alandaki güvenliğinin siyasal bir tercihle geri çekildiğini gösterdi. Şiddet tehdidi altında yaşayan bir kadın için “istihdama katılım”, iş bulma sorunu değildir; güvenli bir yaşam, kamusal koruma ve can güvenliği sorunudur. Şiddetin olağanlaştırıldığı bir düzende kadın emeği özgürleşemez, korku en ağır disiplin aracına dönüşür.

Eşitlik talebini grevlerden meydanlara taşıyalım!

Ancak, bu hikaye yalnızca karanlıktan ibaret değil. 8 Mart’larda ve 25 Kasım’larda meydanları dolduran binlerce kadının kolektif sesi, mücadelenin sesidir. Son yıllarda grev çadırlarında, fabrika önlerinde, hastane koridorlarında ve depo kapılarında artan kadın emekçiler, bu mücadelenin ön saflarındadır. Tekstil atölyelerinden gıda fabrikalarına, belediye şirketlerinden lojistik depolarına kadar pek çok alanda kadın emekçiler ücret artışı kadar onurlu yaşam, eşitlik ve güvenceli çalışma talebiyle greve çıkmakta, sözü ve örgütlülüğü büyütmektedir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına karşı yükselen itiraz nasıl yaşam hakkını savunuyorsa grev alanlarında yükselen kadın sesi de çalışma hakkını ve emeğin değerini savunmaktadır.

Bugün yapılması gereken kadın emeğini aileye hapseden emek rejimine karşı eşitlik talebini grevlerden meydanlara taşımaktır. Kadın emekçiler sömürüye, bakım yüküne ve itaate dayalı bu rejimi görünür kılmaktan öte örgütlenerek, greve çıkarak, dayanışmayı büyüterek kuşatmayı kırıyor. Bu kuşatma, kadınların öncülüğünde büyüyen sınıf mücadelesiyle yıkılacaktır ve o mücadele bugün çoktan başlamıştır.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül


Editörden