Saray düzeninin nüfus politikası ve hedefteki yaşamlar
“İktidarın ‘makbul aile’ modeline uymayan tüm kimlikleri görünmez kılmayı hedefleyen muhafazakar politikalarına karşı ortak bir mücadele hattı gerekiyor.”

Son dönemde gündeme gelen yargı paketleri ve dijital mecralara yönelik artan baskılar, yalnızca münferit düzenlemeler değil, iktidarın uzun süredir inşa ettiği "aile 10 yılı" stratejisinin hukuki ve fiili araçlarıdır. Kamuoyunda tartışılan LGBTİ karşıtı bazı düzenlemelerin 12. Yargı Paketi teklifinden çıkarılmış olması da bu gerçeği değiştirmiyor. Aylardır sürdürülen nefret söylemi, sosyal medya hesaplarına yönelik erişim engelleri ve hak savunucularının hedef gösterilmesi, fiili yasaklar zincirinin hayata geçirildiğini gösteriyor. 

Nüfus politikasının ‘aile’ kıskacı

‎Saray düzeninin nüfus politikası, kadını yalnızca aile içerisinde ve biyolojik üreme rolü üzerinden tanımlıyor. Devletin "aile yapısını koruma" söylemiyle sunduğu her yeni düzenleme, aslında kadınların yaşamı üzerindeki denetimi artırmayı ve eşitlik mücadelesini tasfiye etmeyi amaçlıyor. LGBTİ'leri hedef alan söylemler ise bu politikaların tamamlayıcı bir parçası olarak kullanılıyor. İktidar, ekonomik kriz ve derinleşen yoksulluğun sorumluluğunu gizlemek için "aile tehdit altında" söylemini öne çıkarırken kadınların ve LGBTİ’lerin haklarını hedef haline getiriyor. ‎Ancak bu nüfus politikası yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda ekonomik bir programdır. 

Kadınların daha fazla çocuk doğurmasını teşvik eden, bakım yükünü aileye ve özellikle kadınlara bırakan bu anlayış, kreş, yaşlı bakım hizmetleri, güvenceli istihdam ve eşit ücret gibi sorumlulukları geri plana itiyor. Böylece işçi ve emekçi kadınlar hem düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmaya hem de ev içi angaryayı ve bakım yükünü üstlenmeye zorlanıyor. Devletin üstlenmesi gereken yük kadınların omuzlarına bırakılırken sermaye için ucuz emek düzeni yeniden üretiliyor.

Yasadan önce sosyal kuşatma

‎Özgür Renkler Derneği, Bursa'da yazar Karin Karakaşlı'nın katılımıyla özel bir söyleşi düzenledi. Moderatörlüğünü Semih Özkarakaş'ın üstlendiği etkinliğe ben de katıldım ve daha söyleşinin başında Özgür Renkler'le birlikte pek çok sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini öğrendim. ‎Yasaların henüz yürürlüğe girmediği noktada bile sosyal medya hesaplarına yönelik erişim engelleri, yayın yasakları ve hedef gösteren açıklamalar, iktidarın hukuktan önce fiili bir uygulama alanı yarattığını gösteriyor. Sansür, nefret söylemi ve idari uygulamalar yoluyla aynı siyaset hayata geçiriliyor. Bu her alanda LGBTİ’lere yönelik ayrımcılığı meşrulaştıran bir iklim yaratıyor.

‎Kadınlar ve LGBTİ'ler için sonuç ne?

‎Bu politikaların sonucu kadınlar açısından, nafaka hakkının tartışmaya açılması, ev içi şiddet karşısında daha güvencesiz bırakılma, kayıt dışı ve düşük ücretli çalışmaya mahkûm edilme anlamına geliyor. 

LGBTİ'ler açısından kamusal görünürlüğün baskılanması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün daraltılması, eğitimden çalışma yaşamına kadar ayrımcılığın daha da yaygınlaşması söz konusu. "Makbul aile" modelini esas alan bu nüfus politikası, yalnızca belirli bir yaşam biçimini teşvik etmiyor, bu modele uymayan tüm kimlikleri görünmez kılmayı hedefliyor. Dolayısıyla hedef alınan yalnızca LGBTİ’ler değil, eşitlik talep eden kadınlar, hak mücadelesi veren emekçiler ve farklı bir yaşamı savunan herkes oluyor. Bu yüzden ‎kadın örgütleri, sendikalar ve LGBTİ hareketi açısından bugün ihtiyaç duyulan şey, bu ortak saldırılara karşı ortak bir mücadele hattını güçlendirmektir. 

Fotoğraf: Pexels


Editörden