Adalet değil unutmak istiyorum
17 yaşında cinsel saldırıya uğrayan bir genç kadının 9 yıl süren hukuk mücadelesi, yargının mağdur suçlayan tavrı ve çelişkili kararları yüzünden "Adalet değil, unutmak istiyorum" feryadıyla son buldu

“Adalet istiyorum”

Bu sözler bir kadının hak arama mücadelesinin sonunda getirildiği ruh hâlinin dışa vurumu. Bir duruşma salonunda duyduğum ve beni en çok etkileyen sözlerden biri. Peki, neler yaşandı da mahkemeye ilk geldiğinde 17 yaşında olan bir genç kadını geçen dokuz yılın sonunda duruşma salonunda ağır ceza mahkemesi heyetine bu cümleyi haykırmaya getirdi? Bir kadını bu noktaya iten nasıl bir yargılama olabilirdi? Gelin anlatayım...

Kendisi ile (adı bende saklı) ilk kez İstanbul’un bir ilçe mahkemesinde tanıştım. Annesi ile gelmişti duruşmaya. Ben barodan mağdur vekili olarak atanmıştım ve duruşmadan önce konuşma fırsatımız da olmuştu. Ama baba ve abisinin böyle bir davadan haberleri yoktu çünkü cinsel saldırı suçunun mağduru olmuş olmak, başına neler gelebileceğine dair sayısız endişe ve korkuyu da beraberinde getiriyordu onun için. Kaldı ki en yakın erkek aile üyelerinin dahi kendisini suçlayacaklarını biliyordu. Asliye Ceza Mahkemesinde başlayan ilk duruşmada hâkim, suçun ağır nitelikte olduğuna kanaat getirerek görevsizlik kararı verdi ve dosyayı Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi. Tüm yargılama boyunca verilen tek olumlu karar da bu oldu zaten.

‘Bakın beraber fotoğrafımız var’

Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya yine annesi ile gelmişti. Ve hâlâ bu dava sadece ikisi arasında idi ve tüm yargılama boyunca öyle de kaldı. Ağır Ceza Heyeti Başkanı, Hulusi Kentmen görünümlü, mağdurun hâlinden anlayan güngörmüş biri olarak görülüyordu. Ama duruşma başlayıp müvekkilime soru sormaya başlayınca bu imaj yerle bir oldu bizim için. Zaten yaşadığı cinsel saldırının ağırlığı altında ezilen, kendini suçlayan, derdini anlatmakta zorlanan genç kadın, “O saatte orada ne yapıyordun peki, bağırdın mı, çığlık attın mı, atmadıysan neden bağırmadın?” gibi sorularla mağdur olmasına rağmen soru yağmuru altında kaldı. Sanki dosyada yargılanan tutuklu olan sanık değil de müvekkilimdi.

Evet, sanık başka bir suçtan tutuklanmıştı ve duruşmaya cezaevinden getirilerek katıldı. Sanığın kendince “garantili” bir savunması vardı: müvekkilim ile daha önceden çekilmiş fotoğrafları. Suçtan altı ay önce çekilen fotoğrafları gösterdi mahkemeye. “Bakın bakın, bizim beraber çekilmiş fotoğraflarımız var.”

Tabii olaydan altı ay önce çekilen fotoğrafların söz konusu cinsel saldırı suçu açısından hiçbir anlam ifade etmediğini, bu fotoğrafların cinsel ilişkiye rıza anlamını asla taşımadığını, önemli olanın saldırı anında rıza gösterilmemiş olması olduğunu anlattık, yazdık, defalarca dile getirdik. Ayrıca beraber çekilen fotoğrafların olmasının, evlilik içinde gerçekleşen cinsel saldırı suçlarında cezalandırılmanın önüne geçeceğini de sürekli söyledik. Sonuçta beraber çekilen nikâh fotoğrafları var değil mi? Aksinin kabulü ise evlilik içi cinsel saldırı davalarında “Ama bizim düğün fotoğrafımız var” cümlesini her duyan mahkemenin, “Aa, tamam o zaman, sen zaten otomatik olarak evlenerek onay vermişsin” mi demesi gerek?

Mahkeme, gerekçeli kararında, mağdurun çelişkili beyanları ve “...sanığın soruşturma aşamasında mağdure ile çekilmiş fotoğraflarını sunmuş olması...” gibi tam da itiraz etmiş olduğumuz yerden sanık hakkında cinsel saldırı eylemi nedeniyle ceza vermedi. On beş yaşını bitirmiş olan reşit olmayanla cinsel ilişki suçundan ceza verildi sanığa. Bu kararı temyiz ettik elbette. Yargıtay da mağdurun yaşı olay tarihinde on beşten küçük mü, büyük mü tam olarak tespit edilsin diye kararı bozarak mahkemeye geri gönderdi.

9 yıl süren adalet mücadelesi

Tabii bu durum sanığa değil, mağdur müvekkile iş yüklüyordu. Sen miydin şikâyet eden? Adli Tıp Kurumuna gidip kemik grafisi çektirmek, hastane doğum kaydını aramak, yeniden duruşmaya gelip ifade vermek, sanıkla sürekli yüzleşmek... Bu ikinci tur yargılama sonucunda da mahkeme suç tarihinde müvekkilin yaşının 15 yaş üzerinde olduğuna karar vererek yine cinsel saldırı eyleminden değil, “reşit olmayanla cinsel ilişki” suçunu işlediğine kanaat getirerek sanığa iki yıl hapis cezası verdi. Ancak bu iki yıl ceza ile kalınmadı. Bu cümlenin sonuna ağırlaştırıcı bir gerekçe eklemeyi çok isterdim. Fakat mahkeme; başka bir suçtan tutuklu olan, daha küçük yaşlarında çocuk mahkemelerinden başlayıp birçok suçtan kaydı olan sanık hakkında, “... sanığa verilecek cezanın sanığın geleceği üzerindeki olası etkileri de göz önünde bulundurularak...” deyip cezayı bir yıl sekiz aya indirdi. Müvekkilimin geleceği açısından endişe duymayan, ağır bir suçun mağduru olan müvekkilime yönelik bu travmasını atlatmasını sağlamak üzere iyileştirici hiçbir çalışması olmayan devlet, sanığın suçunu indirmenin bahanesini sanığın yargılamalarla dolu geçmişinde bulmuştu.

Ancak âdeta aklımızla oynar gibi aynı mahkeme bu kez cezanın infazı açısından kararının devamında “... Sanığın, dosya arasına alınan adli sicil kaydından anlaşılan geçmişi, dosya kapsamından anlaşılan sosyal ilişkileri, cezanın sanığın üzerindeki olası etkileri dikkate alınarak bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkememizde olumlu kanaat oluşmadığından...” diyerek cezayı ertelemedi ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmamasına karar verdi.

Mahkemenin son olarak mağdur müvekkilimin adli emanette bulunan iç çamaşırının talep edilmesi hâlinde kendisine teslimine karar vermesi ise dokuz yıl boyunca “adalet arayan” müvekkilim açısından bardağı taşıran son damla oldu. 

Yargılamanın başlangıcından itibaren geçen bu süre sonunda iç çamaşırının hayatı boyunca kendisine o anı hatırlatması için verilmek istenmesi, ağzından başlıkta yer alan sözlerin gözleri dolarak çıkmasına neden oldu. Heyete doğru dönerek, “Ben artık adalet istemiyorum, unutmak istiyorum. Elimde kalanın bir iç çamaşırı olması mıdır adalet?” Kızgınlık, şaşkınlık, üzüntü gibi duygular içinde salondan çıkarken bir hukukçu olarak aynı soruyu ben de içimden kendime soruyordum.

Fotoğraf: Unsplash


Editörden