Rapor var, güven yok: Kürt işçi-emekçi kadınlar bu sürecin neresinde?
Savaş politikalarının yükünü en ağır biçimde sırtlanan kadınlar için barış hayati bir meseleyken, açıklanan son komisyon raporu kadınların somut taleplerine sağır kalıyor.

Emperyalist çıkar çatışmalarının başta Ortadoğu olmak üzere dünyayı dört bir taraftan tarumar ettiği ve bu savaşların en ağır sonuçlarını halkların çektiği bu dönemde güvenli, güvenceli, eşit ve özgür bir yaşama duyulan özlem de giderek artıyor. Savaşların ve savaş politikalarının en ağır sonuçlarını çeken, yoksulluktan, şiddetten ve göçten en derin biçimde etkilenen kadınlar bakımından ise “barış” hayati bir mesele.

Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne ilişkin süreç devam ederken Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun raporu da yakın zamanda açıklandı. İktidar sözcüleri ve Cumhur İttifakı temsilcilerinin “tarihi bir eşik”, “terörsüz Türkiye hedefi”, “kardeşliğin tahkimi” gibi ifadelerle değerlendirdiği raporun barış ve kardeşlik adına ne söylediği ya da söylemediği tartışma konusu.

Raporun dili: Güvenlikçi bakış ve görülmeyen kadınlar

Komisyon raporu, esasen Kürt sorunu olarak tanımlanan meseleye güvenlik ve terör çerçevesinden yaklaşıyor. Raporun dili, devlet-örgüt ilişkileri ve güvenlik politikaları üzerine yoğunlaşıyor; buna karşılık işçi ve emekçilerin gündelik hayatta karşı karşıya kaldığı yoksulluk, güvencesizlik, şiddet ve hak gasplarına dair tek bir somut başlık dahi içermiyor. Kadınların ana dilinde kamusal hizmete erişiminden, güvenli çalışma koşullarına; kayyımlardan savaş politikalarına ve yarattığı yoksullaşmaya kadar hiçbir talep metinde yer bulmuyor. Haliyle rapor, bölgedeki Kürt işçi ve emekçi kadınlar tarafından tepkiyle karşılanıyor.

Sürecin başından itibaren en genel duygu temkinli bir bekleyiş haliydi. Bunun en temel sebebi ise yer yer olumlu çıkışlarla beklenti yaratmaya çalışmaktan bir adım ötesini yapmamaktaki ısrarıydı. Son olarak geçtiğimiz ay sınırın ötesi Rojava’da Kürt halkına ve demokratik kazanımlarına dönük saldırılar da içeride yürütülen sürece dair olumsuz sinyali verdi. “Sınırın ötesine silah uzatılırken buraya barış nasıl gelecek?” diyen kadınların tepkisi, rapor açıklandıktan sonra da devam etti. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki rapora dair tartışmaların kendisi dahi işçi emekçi kadınlar içerisinde sınırlı. Pek çok kadın raporu baştan sona okumadığını söylüyor, sebebi ise “Zaten bir şey çıkmaz” düşüncesi. Gidişat, rapora dair beklentiyi daha başından aşağı çekmiş durumda.

Kadınlar raporu nasıl tartışıyor?

Raporun en çarpıcı yanı, büyük ve süslü sözlerin ardında somut hiçbir demokratik ve toplumsal düzenlemenin yer almaması. “Barış olacaksa önce kayyımlar gitsin”, “Çözüm süreci diyorlarsa siyasi tutsakları serbest bıraksınlar” diyen de var; “Çocuğum işsizken, eve ekmek götüremezken barıştan nasıl söz edelim” diyen de. Bu açıdan raporun en belirgin eksikliği, somut taleplerin yokluğu.

Örneğin ana dili hakkı bu tartışmaların başında geliyor. Bu hakkın kadınlar açısından ne kadar hayati olduğunu 2020’de Türkçe bilmediği, ifade işlemlerinde Kürtçe tercüman bulundurulmadığı için şiddete uğradığının anlaşılamadığı ve göz göre göre katledilen Fatma Altınmakas’tan, şiddete uğrayıp da konuşamayan nice kadından hatırlıyoruz. Bu mesele yalnızca kadınların meselesi ya da yalnızca şiddet bağlamında ele alınacak bir başlık değil; ancak kadınlar için ana dili kamusal hizmete erişimin, eğitim hakkının, sağlık hizmetlerinden eşit yararlanmanın, siyasal katılımın ve eşit yurttaşlığın koşullarından biri.

Bugün Meclis çatısı altında barış, kardeşlik, eşitlik sözleri kurulurken Barış Anneleri’nin kendi dillerinde konuşmasına izin verilmemesi, E-Nabız gibi resmi uygulamalarda hâlâ Kürtçe dil seçeneğinin olmayışı, son olarak ana dili meselesine raporda da hiçbir biçimde yer verilmemesi iktidarın en temel ve en hızlı uygulanabilir taleplere dahi ne kadar gözünü kulağını kapattığını gösteriyor. Ayrıca raporda, gündelik hayatı doğrudan etkileyen kayyum uygulamalarının sona erdirilmesi, güvence mekanizmaları, siyasi genel af gibi talepler ile savaş politikalarının bölgede özellikle kadınlar üzerinde yarattığı tahribat ve bunun nasıl ortadan kaldırılacağına ilişkin ifadeler de yer almıyor. Bu durum, kadınlar arasında “Rapor bizi ve taleplerimizi dikkate almıyor” şeklinde eleştiri ve hayal kırıklığı ile karşılanıyor.

Yoksulluk kıskacında barış arayışı

Sürecin gidişatındaki belirsizlikler ve atılmayan adımlar bir yana; saray rejiminin işçi-emekçilere dönük ekonomik ve politik saldırganlığı da güvensizliği tamamlayan bir diğer unsur. Muhalefete dönük artan saldırılar, bütçeden kadınlara, çocuklara, sosyal ve kamusal harcamalara ayrılan payın azaltılması, eğitim ve sağlığın piyasalaştırılması, ücretlerin baskılanması, sendikal hakların fiilen budanması, artan işsizlik ve derinleşen yoksulluk… Tüm bunlar, bölgede savaş politikalarının yarattığı tahribatı da çevreleyen bir başka kuşatma anlamına geliyor. “Emekçileri yoksullaştıran, kadınları güvencesizliğe mahkum eden, demokratik hakları budayan bir rejim barışı nasıl kuracak?” sorusu da barışın hangi zeminde yükseleceğine dair kadınların zihnindeki temel soru olarak duruyor. Barışın gerçekliğine dair tereddüt buradan da besleniyor.

‘Barışı dayatmaktan başka çaremiz yok’

Sonuç olarak açıklanan rapor Kürt işçi emekçi kadınlara hiçbir şey söylemiyor, bir güvence vermiyor. Ancak kadınların tartışmalarında ortaya çıkan ortak nokta da şu: Bunların barış getireceği yok, bizim de barışı dayatmaktan başka çaremiz yok. Barışın, halkın örgütlü mücadelesi olmadan mümkün olmayacağını biliyoruz. Artık “Bir adım atarlar mı?” diye beklerken bir adım atmayacaklarını da bildiğimiz; “Bekleyelim görelim”, “Zaten bir şey çıkmaz” hallerinden çıkıp yüzümüzü birbirimize çevirmemiz belki de ihtiyacımız olan barış için atacağımız en önemli adım olacak.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül


Editörden