Hakikatin üzerindeki örtüyü kadınlar aralıyor
‘Bu ülkede adalet kendiliğinden gelmiyor. Israrla talep ediliyor, çağrılıyor, zorlanıyor ve en çok da kadınların omuz omuza yürüdüğü mücadeleyle büyütülüyor.’

Bazı cinayetler yalnızca bir insanın yaşamını sona erdirmez. Gerçeği de öldürmeye çalışır. Önce deliller karartılır, tanıklar susturulur. Gazeteler birkaç gün yazar, ardından ekranlar başka bir gündeme döner. Dosya rafa kaldırılır. Zaman geçtikçe toplumun hafızası da aşınır. İşte bu yüzden “faili meşhur” cinayetlerde mücadele ölümden sonra başlar. 

Bu ülkede faillerin iktidar sahipleri veya onlara yaslananlar olduğu durumlarda en sık duyduğumuz cümlelerden bazıları şunlardır: "Boşuna uğraşıyorlar. Kimse hesap vermez. Devlet isterse dosya kapanır. Mafyayla, siyasetle kim mücadele edebilir?"

İlk bakışta sadece umutsuzluğun ifadesi gibi görünen bu sözler, aslında cezasızlığın en güçlü dayanaklarından biridir. Çünkü cezasızlık yalnızca mahkeme salonlarında kurulmaz; toplumun adalete olan inancı aşındırılarak da inşa edilir. İnsanlara hiçbir şeyin değişmeyeceği fikri kabul ettirildiğinde, hakikatin peşinden gideceklerin sayısı azalır. Sessizlik, failin en güvenli sığınağı haline gelir.

Oysa Türkiye'nin yakın tarihi, özellikle kadınların ördüğü mücadele, bu klişe cümlelerin tam tersini söylüyor. Kadın hareketi yıllardır yalnızca cinayetlerin değil, unutturmanın, üstünü örtmenin, çarpıtmanın da karşısında duruyor.

Çünkü, biliyoruz ki kadın cinayetleri "münferit" olarak görüldüğü ve altındaki sistematik yön göz ardı edildiği ölçüde cezasız bırakılma ihtimali de güçleniyor. Hiçbir kadın yalnızca bir erkeğin “öfkesiyle” öldürülmüyor; onu koruması gereken mekanizmaların işlememesi, şiddeti bireysel bir meseleye indirgeyen siyasal akıl ve cezasızlık kültürü, bu cinayetlerin ortak zeminini oluşturuyor.

"Aileyi koruma" adı altında kadının yaşamını ikinci plana atan politikalar, şiddeti önlemek yerine çoğu zaman onu görünmez kılıyor. "Evine dön", "kocanla barış", "çocukların için sabret" denilen her kadın şiddetten korunma hakkından mahrum bırakılmış oluyor.

Ayşe Tuba Arslan cinayeti bunun en acı örneklerinden biri. Ayşe Tuba, öldürülmeden önce tam 23 kez devlet kurumlarına başvurdu. Tehdit edildiğini anlattı, koruma istedi, şikayetçi oldu. Ölümünden yalnızca iki buçuk ay önce mahkemeye verdiği dilekçede şu soruyu soruyordu:

"Benim ölümüm gerçekleştikten sonra mı bana yardım edeceksiniz?"

Bugün o cümle yalnızca Ayşe Tuba'nın değil, göz göre göre öldürülen yüzlerce kadının ortak sorusu olarak hafızamızdaki yerini koruyor.

Anayasa'nın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin ve İstanbul Sözleşmesi’nin devlete yüklediği sorumluluk açıktır: Yaşam hakkını, şiddet riski altındaki kadınları etkin biçimde korumak, etkili soruşturma yürütmek ve failleri cezalandırmak.

Ancak yıllardır tanık olduğumuz şey bunun tam tersidir. Koruma kararları uygulanmıyor. Deliller zamanında toplanmıyor. Şüpheli kadın ölümleri hızla "intihar" denilerek kapatılmak isteniyor. Kadınların yardım çağrıları ise çoğu zaman yanıtsız bırakılıyor. 
İşte tam da bu noktada Şule Çet dosyasını, mücadelemizin ne kadar etkili ve sonuç alıcı olduğunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak hatırlamakta fayda var.

Gerçeği ortaya çıkartan kadınların ısrarlı mücadelesi

Şule Çet’in ölümünün hemen ardından ana akım medya genç bir kadının ölümünü değil, yaşam tarzını tartışıyordu. Ölümün nasıl gerçekleştiği değil, Şule'nin "iffeti" sorgulanıyordu. Soruşturmanın ilk aşamasında şüpheliler serbest bırakıldı. Dosya, başka birçok kadın ölümü gibi "intihar" olarak kapatılmak istendi. Ama kapatılamadı. Çünkü kadınlar dosyanın peşini bırakmadı.
Üniversitelerde imza kampanyaları düzenlendi, duruşmalar takip edildi, bilirkişi raporları tartışıldı, medyanın kullandığı cinsiyetçi dil teşhir edildi. Ailenin adalet mücadelesi binlerce kadının mücadelesine dönüştü. Sonunda mahkeme, olayın intihar değil, cinayet olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.

Şule Çet davasında gerçeği ortaya çıkaran yalnızca bilirkişi raporları değildi; kadınların bitmeyen ısrarıydı. Yargılama sonunda verilen karar da yalnızca iki sanığın mahkumiyetinden ibaret değildi. Kadınların şüpheli ölümlerinde "intihar deyip geçme" alışkanlığına karşı önemli bir hukuki eşik oluştu. Bu nedenle Şule Çet davası, kadın dayanışmasının cezasızlık politikası karşısında nasıl dönüştürücü bir etkisi olabileceğinin de simgesi oldu.

Gülistan Doku dosyası da bize başka bir gerçeği gösteriyor. Hakikat bazen yıllarca karanlıkta bırakılabilir. Ama onu arayanlar vazgeçmediği sürece karanlık sonsuza kadar sürmez. Aynı durum bugün Rojin Kabaiş için de geçerlidir.

Kadınlar kendi tarihini yazıyor

Kadınların ısrarlı mücadelesinin tek sonucu kadın cinayeti davalarından değil elbette. Hatırlayalım; 2016 yılında çocukların kendilerini istismar eden erkeklerle evlenmeleri halinde cezalarının ertelenmesini öngören yasa önergesi, bir gecede binlerce kadının sokaklara çıkmasıyla geri çekildi. Bu, örgütlü mücadelenin siyasal iktidarın en güçlü görünen adımlarını bile durdurabileceğinin kanıtıydı. Aradan geçen on yıl boyunca sayısız kez iktidar tarafından gündeme getirilmek istenildiyse de kadınların örgütlü tepkisi nedeniyle hâlâ bu yasal düzenleme yapılamadı.

Kadınlar yıllardır yalnızca mahkeme salonlarında değil; meydanlarda, üniversitelerde, fabrikalarda, mahallelerde; şiddeti meşrulaştıran, istismarı olağanlaştıran politikalara boyun eğmeyeceklerini söylüyor. Faili meşhur cinayetlerin karşısında mücadele edenler de kendi tarihlerini yazmaya devam ediyor. Bu tarih; Cumartesi Anneleri'nin Galatasaray Meydanı'nda yıllardır kayıplarını arayan inadını, adliye koridorlarında birbirine omuz veren kadınların dayanışmasını, duruşma salonlarında "Bir kişi daha eksilmeyeceğiz" diyenlerin sesini yazıyor.

Bir şeyler değişiyor

Elbette her dava kazanılmadı. Her fail cezalandırılmadı. Her dosya aydınlatılmadı. Ama hiçbir mücadele de boşa gitmedi.
Faili meşhur cinayetlerde mücadele bazen faili mahkum ettiriyor, bazen soruşturmayı yeniden açtırıyor, bazen yeni içtihatlar yaratıyor, bazen de yalnızca dosyanın unutulmasını engelliyor. İşte tüm bunlar "hiçbir şey değişmedi" demeye izin vermiyor.
Bu ülkede adalet kendiliğinden gelmiyor. Israrla talep ediliyor, çağrılıyor, zorlanıyor ve en çok da kadınların omuz omuza yürüdüğü mücadeleyle büyütülüyor. Bu yüzden, faili meşhur cinayetlerin tarihine yalnızca failler değil; hakikatin üzerindeki örtüyü her defasında biraz daha aralayan kadınların inadı da yazılıyor. Çünkü cezasızlığın karşısında en büyük güç, hukuku harekete geçiren örgütlü mücadele oluyor.

Fotoğraf:Evrensel


Editörden