Dijital mürebbiyeler çağında aklın ve duygunun iflası
Derdim bilginin formatıyla ya da mecrasıyla değil. Derdim kendi aklını ve merakını tefeciye verir gibi başkasına devreden insanın dramıyla.

Geçen gün bir dostumla sohbet ediyoruz. Konu ne zaman derinleşse, fikir beyan etmesi gereken yerde cümlesine bir atıfla başlıyor: "Geçen gün Barış şöyle dedi...", "Dücane bu konuyu harika anlattı...", "Şule o kadar cesur yaklaştı ki..."
Tüm ekmeği, katığı Youtube kanalları. Algoritmaların akışında önüne düşen videolardan iştahlanıyor ya da şüpheye kapılıyor ama bir adım ötesi yok. Kendi merakının peşine düşüp kaynağa inmiyor, metni teyit etmiyor, o bilginin mutfağında ne olduğunu merak dahi etmiyor. Varsa yoksa dijital mürebbiyeleri…
Herkesin mürebbiyesi de kendi meşrebine göre tabii. Kimi içindeki bastırılmış öfkenin yansımasını bulduğu ajite kanalları seçiyor kendine; öfkesini başkasının ağzıyla meşrulaştırmak için. Kimi akademik terimler savuran yayıncıları izliyor; bilgiye duyduğu o kör tutkuyu kutsamak adına... Oysa bu sonuncusu tam bir trajikomedi: Bilginin asıl kaynağıyla hiç temas etmeden, tavşanın suyunun suyuyla yetinip kendini aydınlanmış sanma hali.
Derdim bilginin formatıyla ya da mecrasıyla değil. "Bilgi illa mürekkep kokmalı, kitap sayfaları arasında aranmalı" gibi nostaljik bir iddiam yok. Çağdaşımız olan insanların dijitalde bilgi üretmesi, bunu geniş kitlelere yayması harika bir imkan. Derdim araçlarla değil; derdim kendi aklını ve merakını tefeciye verir gibi başkasına devreden insanın dramıyla.
Geçen yıl Adorno ile tanıştım. Bildiğim bazı şeylerin farkındalığa dönüşmesinde payı olan mürebbiyelerimden biri odur. Ben bir fikri teslim olmak için değil, önce sınayıp karşı çıkmak için dinlerim; bu bir kibir değil, zihnimi koruma refleksidir.
Theodor Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği eserinde "Kültür Endüstrisi"ni anlatırken, kitle iletişim araçlarının insanı nasıl pasif bir alıcıya dönüştürdüğünü vurgular. Adorno'ya göre bu düzen, bireye "düşünme" illüzyonu sunar ama aslında onun yerine çoktan düşünülmüş, paketlenmiş ve tüketime hazır fikirleri zihnine enjekte eder. Birey, kendi zihinsel çabasıyla ulaşmadığı bir fikri savunurken bile aslında özgür olduğunu sanan biridir. Bu yıl yine farklı referanslarla okuduğum isimlerden biri olan Frédéric Lordon da bakış açımı epey genişletti: Duygulanımların ve arzunun yeniden üretimi. Lordon, kitlelerin toplumsal yapılara sadece zihinsel kalıplarla değil, kolektif olarak üretilen duygulanımlar aracılığıyla bağlandığını söyler.
Bugün dijital mecralardaki "mürebbiyeler" sadece hazır bilgi sunmakla kalmıyor; takipçilerine neye, nasıl ve ne kadar öfkeleneceklerini de öğretiyor. Kendi öfkesini veya merakını üretmekten acizleşen birey, ekrandaki figürün duygusal ritmine kapılıyor. Yani ortada sadece aklın değil, duyguların ve arzunun da taklit edildiği, kolektif olarak yeniden üretilip tüketildiği bir duygu endüstrisi var. Birey kendi hissinin bile öznesi olamıyor; hissettiği öfke dahi başkasının ona kiraladığı bir duygulanımdan ibaret kalıyor.
Kendi zihnini ve duygusunu bir başkasının konforlu anlatısına emanet etmek, kısa vadede huzur verebilir. Fakat en büyük dram, insanın günün sonunda kendi aklıyla baş başa kaldığında söyleyecek tek bir özgün cümlesinin bile olmadığını fark ettiği o an başlar.
* [email protected]

Fotoğraf: Canva


Editörden