Hande Ortaç’ın Sus romanı, bugünün Türkiye’sinin karanlık, tanıdık ve sarsıcı katmanlarını klavye tıkırtıları ve fısıltılar arasından çekip çıkaran güçlü bir anlatı.
Plazalardan akademik odalara, evlerin içinden karakol koridorlarına uzanan hikayelerde eril tahakkümün kadınların hayatlarına çizdiği sınırlarla karşılaşıyoruz. Şiddetin ve baskının her zaman bağıra çağıra gelmediğini; bir erkeğin kadının bedenine kilitlenen bakışında, bir ağabeyin el hareketinde ya da bir bölüm başkanının tacizinde, sözsüz bir dil olarak da hüküm sürdüğünü görüyoruz.
Romanın merkezindeki karakterlerden biri, sahte kimliklerin arkasına saklanarak sosyal medyada nefret üreten Erkek. Ortaç, klavyelerin ardındaki hıncın, dijital linçlerin ve kadın düşmanlığının sokaktaki şiddetten bağımsız olmadığını bu karakter üzerinden gösteriyor.
Diğer karakter, hamile Kadın ise yıllarca cinsel, fiziksel ve psikolojik şiddetin türlü biçimlerine maruz kalmış; çocuk sahibi olup olamayacağına bile kendisi karar verememiş; bedeni, iradesi ve geleceği başkalarının denetimine bırakılmış biri.
Şiddetin içinde büyüyen ve bütün hayatı boyunca ona maruz kalan Kadın ile şiddeti başkalarına yöneltmeyi kendinde hak gören Erkek’in karşıtlığı, suç ve adalet kavramlarını da sorgulatıyor. Bir eylemi anlamak için yalnızca sonucuna mı, yoksa onu hazırlayan hayatın bütününe mi bakmalı? Bu soru ister istemez okurun zihninde dönüp duruyor.
Sinem ise özgür ruhlu, feminist, çevreci, hayvansever, arkadaşlarıyla dayanışma içinde yaşayan, geleceğine ilişkin hayalleri olan genç bir kadın. Ne var ki kendi ayakları üzerinde durmaya çalışması, onu erkek şiddetinden korumuyor. Günlüğü aracılığıyla akademideki tacizden iş ararken karşılaştığı cinsiyetçiliğe, ekonomik engellerden gündelik zorbalıklara uzanan deneyimlerini öğreniyoruz.
Bir diğer kadın karakter olan Polis de başarılı akademik geçmişine rağmen erkek meslektaşlarının gerisinde tutulmaya, evrak işlerine hapsedilmeye çalışılıyor.
Roman, şiddeti yalnızca açık saldırılarda aramıyor; kadınların gündelik hayatlarında karşılaştıkları, çoğu zaman adı bile konulmayan baskıları da görünür kılıyor. Birbirinden farklı hayatlar yaşayan kadınların hikayelerinde, aynı erkek egemen düzenin farklı yüzleri beliriyor.
Sus, yalnızca kadınların hikayelerini anlatmakla da yetinmiyor. Ekonomik eşitsizlikler, siyasal baskılar, kayıplar, kuraklık ve iklim krizi gibi çağımızın başlıca sorunları anlatının içinde kendilerine yer buluyor.
Romanın bu kadar çok meseleyi bir araya getirmesi, kullanılan malzemenin daha derinlikli işlenebileceğini de düşündürüyor. Kimi zaman bir karakterin dünyasına yaklaşmışken birden başka bir sahneye geçiyoruz. Ortaç, bir söyleşisinde parçalı ve hızlı akan kurguyu çağın kopuk, kaygılı ritmini yansıtmak için bilinçli olarak seçtiğini anlatıyor. Bu tercih romana canlılık kazandırırken karakterlerin derinleşme imkanını da zaman zaman daraltıyor.
Ortaç, gerçekçi, dinamik, yer yer sert bir dille kuruyor anlatısını. Sinem’in günlüğü, sosyal medya paylaşımları, hızlı diyaloglar ve farklı anlatıcılar polisiye gerilimle birleşiyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen hayatların giderek kesişmesi, kurgunun en başarılı yanlarından biri. Okur bir hikayenin peşinden giderken kendisini başka bir hayatın içinde buluyor; sonra bu hayatların aslında hiç de birbirinden uzak olmadığını görüyor.
Sus, arkadaşlıkları, dayanışmaları, öfkeleri ve direnme biçimleriyle başka türlü bir hayatın olanaklarını da gösteriyor.
Romanın adı, evde, okulda, iş yerinde, sokakta, ekran başında kadınlara türlü biçimlerde yöneltilen kısa ve sert bir emir: SUS. Oysa bunca şiddetin, haksızlığın ve eşitsizliğin ortasında susturulmak istenenlerin sesi romanın sayfalarında yankılanıyor. Anlatılan her hikaye, sus emrine verilmiş bir cevaba dönüşüyor.
Sus
Yazar: Hande Ortaç
İletişim Yayınları
Mart 2026
159 sayfa
Kolaj: Canva pro
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















