İşkencenin yenemediği tüm devrimci kadınlara…
- Hadi al, iç.
- ...
- İç hadi.
- ...
Kadına bakarak bir süre daha bekliyor.
- Daha ne kadar dayanabilirsin ki?
diye sinirli bir şekilde söylenirken, bardaktaki suyu beton zemine yavaş yavaş boşaltmaya başlıyor. Polisin karşısındaki tahta sandalyede oturan kadın, suyun akışına kapılmışçasına öne doğru istemsizce eğiliyor.
Günlerdir su içmemişti. Kaç gün? Hatırlamıyor. Hiçbir şey içmemiş değildi ama, su içmemişti. Kafasını lağım çukuruna soktuklarında, boğulmamak için açılan ağzına dolan o pisliği yutmuştu. Pislik, her tarafındaydı. Kan, her yerde. Tabanları falakada patlamış, askıda omzu çıkmış, dayaktan eti çürümüş, elektrikle yanmıştı. Ama hepsi bir yana, şu bir bardak su... Su bardaktan yere dökülüp, damlalar beton zeminde patlayıp dağıldıkça acıları artıyor sanki. Ayakları daha bir zonkluyor, etine yumruklar iniyor, yanıkları ateşe tutuluyor gibi canı yanıyor.
Şişedeki su, boşalan bardağa bir daha doluyor. Bir metre ötedeki tahta masanın üzerinde bir şişe ve bir bardak. Su, konulduğu kabın şeklini alırmış. Oysa şimdi bardak yok, sadece su var. Su, bardağa sığmıyor. Su, onu çeken; su, bardaktan çağlayıp ona ulaşmaya çalışan bir canlı gibi şimdi.
Gözlerini kapatıp, hayal kuruyor. Ellerinin bardağı tutmasını, ağzının açılmasını, bardağın ağzına, ağzının bardağa hazırlanmasını, suyun ağzına doluşunu hayal ediyor. Neydi o ilkten hissedilen? Serinlik mi yoksa yumuşaklık mı? Anımsayamıyor. Yine de ağız dolusu bir yudumu alıyor-muş gibi yapıyor, yutkunuyor. Çok zor yutkunuyor, canı yanıyor. Acı onu susuzluğuna geri getiriyor.
Gözlerini ağzına kadar dolu bardaktan biraz yukarı kaldırınca, polisin nefret ve kan oturmuş gözlerini algılıyor. Gözlerin sahibi, bardağı eline alıyor. Sabahtan beri içtiği kaçıncı bardak kim bilir? Suya doymuşluğun iştahsızlığıyla, içmeye çalıştığı suyun çoğu ağzının kenarlarından taşıyor, sigaradan sararmış sakallarından süzülerek, kir ve kana bulanmış gömleğine dökülüyor. Gömleğin rengini değiştiren suyu izliyor. Su süzülüyor, onun ağzı, boğazı, içi cayır cayır kavruluyor. Zar zor dudaklarını ıslat-amıyor, tükürüğü bile onu terketmiş. Bilinçsizce inlemeye başlıyor. Masanın etrafından hızlı hareketlerle dolanarak kadının yanına gelen polis, iyice sokulup kulağına eğiliyor.
- Ne dedin, ne istedin?
- ...
- Su mu? İstiyor musun?
diyerek, içindeki suyu döke saça getirdiği bardağı kadının burnuna dayıyor.
- Tek bir adres. Sadece bir adres ve sonra iç içebildiğin kadar.
Kadın, gözleri yarısına kadar dolu bardakta, başını sallıyor. Gecenin uykusuzluğu ve işkencenin yorgunluğuyla sinirleri iyice gerilmiş olan polis, kadının sağa sola sallanan başıyla kendini kaybedip suratının ortasına tüm gücüyle vuruyor. Kadın, yumruğun şiddetiyle sandalyeden yere yuvarlanıyor. Aynı yumrukla, bardak polisin elinden kurtulup havalanıyor. Bardak ve su uçuyor, uçuyor, uçuyor ve yerde yatan kadının alnının ortasına düşüveriyor. Yüzüne dökülen su, hafifçe alnını yalıyor, gözlerinin içine dolmasın diye kapadığı göz kapaklarının üzerinden süzülüyor ve başının akıma yön veren hareketleriyle dudaklarını buluyor. Dudaklarındaki çatlaklara doluyor ilk damlalar. Derin bir nefes alıyor. Yüzüne yayılan gülümseme ile dudakları hafifçe aralanıyor. Sonraki damlalar, dilinin de yardımıyla ağzına ulaşıyor. Suyun tadını anımsıyor, damla damla. Gülümsemesi büyüyor.
Attığı yumruktan sonra sandalye ve masayı tekmelemeye devam eden polis, kadına dönüyor. Yüzündeki gülümsemenin yarattığı hiddetle, kadını kollarından tutup savurarak duvara çarpıyor. Kadının yüzündeki son damlalar havada kaybolup gidiyor.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















