Sendikadaki çalışma masamın arkasında bir pano var. Adını “Wall of Shame” koydum. İngilizce’de onur listesine “hall of fame” denir, işte benim pano da, ses benzerliğine dayalı küçük bir değişiklikle “Utanç Duvarı” veya “Utanç Listesi” anlamına geliyor.
Gazetelerde gördüğüm bazı başlıkları veya topyekûn haberleri kesip asıyorum panoya. Bunlar kadınları aşağılayan, küçümseyen ya da çoktan terk edildiğini sandığımız klişeleri tekrarlayan örnekler. “Yasak aşk”lar, “kız meselesi”ler, “kıskançlık cinayeti”ler…
Basılı gazete deyince, eski kupürler sanmayın. Hiçbiri öyle 90’lı yıllardan kalma değil. Malum, kimilerinin sitayişle andığı o dönem, medyanın tepeden tırnağa erkek olduğu, ayrımcı haber dilinin bırakın sorun edilmesini, teşvik edildiği bir dönemdi. Ama benim bahsettiklerim taş çatlasın son bir yılın haberleri. Aralarında Louvre Müzesi’nin soyulmasını, müze müdürünün kadın olmasıyla ilişkilendiren bir köşe yazısı bile var.
Biz (kadın gazeteciler) tüm bu saçmalıkları arkamızda bırakmamış mıydık? Medyada iyi kötü bir cinsiyet eşitliği anlayışı, dili oturtmayı başarmamış mıydık? Nereye gitti tüm o eğitimler, kampanyalar, verilen kavganın meyveleri? Arkamdaki panonun genel ahvali, yaşayan ölülerin gecesi kıvamında zira. Gömdüğümüzü sandığımız ne varsa dirilmiş, geri gelmiş gibi.
Kadın bedeni reklam malzemesi yapılıyor...
Basılı gazeteler böyle de internet haber siteleri farklı mı? En ilkeli, dengeli olduğunu düşündüğümüz kurumlar bile haberlerini okutabilmek için kadın bedeniyle paketlemekten çekinmiyor. Ela Rümeysa Cebeci olayı bunun son örneği. Gözaltında verdiği ifade, telefonundaki özel bilgiler bir şekilde sızdırıldı, yayın organları da utanmadan sıkılmadan tüm detayları yayımladı. O günden beri konuyla ilgili olsun olmasın, uyuşturucu operasyonuyla gözaltına alınan herkesin haberi yanında Cebeci’nin fotoğrafı ile pazarlanıyor.
Bu geriye gidiş akşamdan sabaha olmadı elbette, kademe kademe gerçekleşti. Tıpkı kırpıla kırpıla yaşam hakkına kadar gerileyen haklarımız gibi. Öte yandan, uygun koşullar altına aslına rücu etmekte, 30 yıl öncesinin ayrımcı, damgalayıcı diline dönmekte tereddüt etmeyen erkek meslektaşlarımıza teessüfü bir borç bilirim.
Başkaları başka anları, kararları referans noktası alabilir elbette, bana göre o tarih 2011’dir. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın kapatılıp yerine, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulduğu yıl. 14 yıllık erozyon sonunda vardığımız yer, “aile yılı” oldu malum. “Toplumsal Cinsiyet”, handiyse yasaklı kavramlar arasında. Topluma ayna tutmak yerine toplumun aynası olan medya da bu süre zarfında iktidarın hedefleriyle aynı doğrultuda biçimlendi, büyük oranda iktidarın medyası oldu. Bu öyle bir ayna ki, artık ona bakan kendi aksini değil, aynayı tutanın yüzünü görüyor.
İktidarın sesi olsun yeter ki!
Medyanın 2007’de başlayan el değiştirme süreci, 2018’de Doğan Grubu’nun Demirören’e geçmesiyle tamamlandı. Eski ana akım medya artık propaganda ofisi gibi çalışıyor. Habercilik kalitesiyle daha fazla insana ulaşmak, iyi gazetecilerle çalışmak, haber atlatmak, fark yaratmak, gelişmeleri takip etmek, gazetecilikten para kazanmak bu yeni medyanın öncelikleri arasında bulunmuyor. Çıkan ürünün kalitesi kimsenin umurunda değil, yeter ki iktidarın sesi olsunlar yeter. Böyle bir ekosistemde ilkelerden bahsetmek mümkün olmadığı gibi kadın düşmanlığı rahatlıkla yeşerebiliyor.
Bu yeni medyada yer edinmek de liyakate veya objektif kriterlere göre değil, ilişkilere, kimi tanıdığınıza, kimlerden olduğunuza göre belirleniyor. Yerinizi korumak için neler yapmanız gerektiğini son bir ayda ortaya saçılan ifade tutanaklarından öğreniyoruz. Yetişkinlerin özel hayatı elbette bu yazının konusu değil, ancak kadın medya çalışanlarının kariyerleri ile onurları arasında bir tercihe zorlanması herkesin meselesi olmalı.
İktidar eşitlik ülküsünü rafa kaldırmış
Dedim ya, öldürücü bir kokteyli içmeye zorlanıyoruz. Bizde baki kalan, tüm dünyada yükselişte bulunan milliyetçi/aşırı sağ ideoloji de bir vakum gibi; kadınlar için ortamda oksijen bırakmıyor, nefes almayı imkansız hale getiriyor. Irkçıya ırkçı, ırkçılığa ırkçılık derseniz vay halinize. Hele de gazeteciyseniz, hele de kadınsanız.
Halk TV’den Gözde Şeker’in başına gelenler, kristalleşmiş bir örnek olarak karşımızda duruyor. Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ’ın, Leyla Zana’ya küfreden Bursaspor taraftarına destek vermesini yayında eleştiren Şeker’in, sosyal medyada aldığı yanıt, ağız dolusu hakaret, ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik oldu. Onun başına gelenler ne ilk ne de son.
Kadınlar tüm bu çürümüşlük içinde kendilerine medyada bir yer edinmeye, yerlerini muhafaza etmeye, var olmaya çalışıyor. Eşitlik ülküsünü rafa kaldırmış iktidar, ondan beslenen medya patronları, o patronların gücünü kendine devşirerek her türlü kirli yöntemi kullanan erkek yöneticiler… Bu hiyerarşinin en alt sıralarına kadar herkesin kendine menfaat sağladığı bir “erkek kardeşliği.” Erkeklik sözleşmesi, sadakati ilkelerin önüne koymayı emreder çünkü.
Fotoğraf: Unsplush
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















