15-16 Haziran Direnişinin hafızası, mücadelenin bugünü: Yasalar patronlardan, mücadele işçiden yana!
‘15-16 Haziran’ın bıraktığı en önemli miras belki de budur: Şalterler indiğinde, üretim durduğunda ve işçiler yan yana geldiğinde hayatı durdurabilecek gerçek gücün kimde olduğu da ortaya çıkıyor!’

15-16 Haziran Direnişinin gerçekleştiği 1970 yılı, Türkiye işçi sınıfının geçim mücadelesinin yanı sıra işçilerin sendikal hak ve özgürlükler için ortak bir mücadelenin etrafında birleştiği; hak gasplarına karşı büyüyen öfkenin yılıydı. Kriz nedeniyle büyüme oranları düşerken enflasyon yükseliyor, işçi ücretleri her geçen gün eriyordu. İşçiler artan hayat pahalılığına, düşük ücretlere ve ağır çalışma koşullarına karşı tepkilerini grevlerle, iş bırakmalarla ve direnişlerle ortaya koyuyordu. Tam da bu dönemde sermaye sınıfı, onların temsilcilerini ve işçilerin mücadeleci sendikacılık arayışını durdurmak istiyordu.

Sendikalar Kanunu ile Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik yapılması için hazırlanan taslaklar birleştirilerek Meclise gönderildi. Sendikal örgütlenme ve grev hakkını fiilen engelleyecek yüksek sendikal barajlar üzerine kurulan bu taslak, işçilerin birleşmesini zorlaştırmak ve sermayenin karşısında güçlenen işçi hareketini kontrol altına almayı hedefliyordu. Yasa, 12 Haziran 1970 günü Mecliste 230 oyla kabul edildi. Yalnızca 4 ret oyu vardı. Ancak Mecliste alınan karar, fabrikalarda sessizlikle karşılanmadı; tam tersine var olan öfkeyi daha da büyüttü.

İşçiler iş yerlerinde oluşturdukları komiteler aracılığıyla yan yana gelmeye başladı. Yasanın Meclisten geçmesinden iki gün sonra, 14 Haziran akşamı demir döküm fabrikalarının gece vardiyalarında grevler başladı, işçiler üretimi durdurdu. 15 Haziran sabahı ise şalterler inmeye, sokaklar kaynamaya başladı. Protesto eylemleri kısa sürede yayıldı. Eylemlere yalnızca sendikalı değil sendikasız işçiler de katıldı. İlk gün 115 iş yerinden yaklaşık 80 bin işçi alanlara çıktı. 16 Haziran’da ise eylemler daha da büyüdü; 168 fabrika ve 150 binden fazla işçi üretimi durdurdu. Kimi fabrikalarda işgal kararları alınırken kimi işçiler yürüyüşe geçti. İstanbul ve Kocaeli başta olmak üzere işçi havzaları büyük bir direniş alanına dönüştü.

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinin en önemli yanlarından biri, işçilerin sendika ayrımlarını aşarak ortak bir mücadelede birleşebilmesiydi. Çünkü işçiler biliyordu ki saldırı yalnızca bir sendikaya değil, doğrudan kendilerine yönelikti. Sermaye sınıfının ve iktidarının hedefi, işçilerin örgütlü gücünü dağıtmak ve grev hakkını etkisiz hale getirmekti. İşçiler ise buna üretimden gelen güçleriyle yanıt verdi.

Sömürünün en ağırını yaşayanlar direnişin en kararlı özneleri

Aradan geçen yıllara rağmen bugün Türkiye’de yaşanan tablo belli açılardan o dönemi hatırlatıyor. Ücretler enflasyon karşısında eriyor, milyonlarca işçi yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkum ediliyor. Sendikal örgütlenme hâlâ patron baskısıyla engelleniyor. İşçiler sendikaya üye olduklarında işten atılıyor, sendika başkanları gözaltına alınıyor, işçiler kara listeye alınıyor, uzun dava süreçleriyle yıldırılıyor. Yasalar kağıt üzerinde cüzi hak tanısa da uygulamada patronların eli daha güçlü oluyor.

Özellikle kadın işçiler açısından bu tablo daha da ağırlaşıyor. Tekstil atölyelerinde, gıda fabrikalarında, depolarda, marketlerde vb. çalışan kadınlar hem düşük ücretle hem güvencesiz koşullarda çalıştırılıyor. Gebelik nedeniyle işten çıkarma, kreş hakkının uygulanmaması, mobbing ve taciz gibi sorunlar yaygın biçimde sürüyor. Ancak kadın işçiler yalnızca sömürünün en ağır biçimlerini yaşayan kesimlerden biri değil, aynı zamanda direnişlerin de en kararlı özneleri arasında yer alıyor. P&G’den Temel Conta’ya, depo direnişlerinden sağlık emekçilerinin iş bırakma eylemlerine kadar pek çok örnek, kadın işçilerin üretimin olduğu kadar mücadelenin de öncüsü haline geldiğini gösteriyor. Patronlar kadın emeğini daha ucuz ve daha güvencesiz hale getirmek isterken; kadın işçiler de buna karşı dayanışmayı ve örgütlenmeyi büyütüyor.

Tam da bu yüzden 15-16 Haziran yalnızca geçmişte kalmış bir direniş değil; bugünü anlamak için de önemli bir deneyimdir. 15-16 Haziran’ın bıraktığı en önemli miras belki de budur: Şalterler indiğinde, üretim durduğunda ve işçiler yan yana geldiğinde hayatı durdurabilecek gerçek gücün kimde olduğu da ortaya çıkıyor!

Fotoğraf: DİSK Tarihi arşiv


Editörden