Gülistan’ın annesi, yakın zamanda yaptığı bir açıklamada Kürtçe konuşuyordu. Sözlerinin çevirisi şöyleydi: “Ben cahildim, Gülistan da cahil kalmasın diye onu okula gönderdim.” Bu cümle, bir yandan eğitime dair güçlü bir iradeyi gösterirken, diğer yandan bu iradenin hangi eşitsizlik koşullarında kurulduğunu da açığa çıkarıyor. Kendi dilinde konuşamayan bir annenin, kamusal alanda başka bir dilde kendini ifade etmeye çalışması, sistematik bir sorunun görünür hale gelmiş biçimi. Gülistan Doku’nun kayboluşunun ardından süren arayış, yalnızca bir kayıp dosyasının takibi değil, aynı zamanda hak arama süreçlerinin kimler için ne kadar erişilebilir olduğunun da göstergesi. Türkçeyi sınırlı bilen bir annenin, yıllar boyunca yaptığı başvurularda, açıklamalarda ve görüşmelerde sürekli bir aracıya ihtiyaç duyması; adalet mekanizmalarının dil üzerinden nasıl bir eşitsizlik kurduğunu gösteriyor. Bu eşik, yalnızca anlamayı değil, anlatmayı da zorlaştırıyor. Böylece hak arama, baştan itibaren eşitsiz bir zeminde başlıyor.
Rojin Kabaiş cinayeti sonrasında yaşananlar da benzer bir tabloya işaret ediyor. Ailenin özellikle annesinin kamusal alanda sınırlı biçimde yer alabilmesi, yaşananın ağırlığı kadar dil engeliyle de ilgili. Bu süreçte söz söyleyebilmek, talepte bulunabilmek, yaşananı kendi ifadeleriyle aktarabilmek temel bir hakken; dil bu hakkın kullanımında belirleyici bir unsur haline geliyor. Durumu yalnızca adliye ya da basın açıklamalarıyla sınırlı düşünmemek gerekiyor. Sağlık hizmetlerinden yararlanırken derdini anlatamayan hastalar, çocuklarının eğitim sürecine dahil olmakta zorlanan ebeveynler, resmi işlemlerde başkasına bağımlı hale gelen insanlar… Dilin kamusal alandaki karşılığının sınırlı olduğu her durumda benzer bir bağımlılık ilişkisi kuruluyor. Bu örnekler, ana dil meselesinin eğitimden adalete, sağlıktan çalışma yaşamına kadar uzanan geniş bir alanda belirleyici olduğunu gösteriyor. Ana dilinde eğitim talebi de bu bağlamda ele alınmalı.
Ana dilinde kamusal hizmet neden kadın mücadelesinin de bir talebi?
Kadınlar açısından bu eşitsizlik daha katmanlı bir hal alıyor. Toplumsal roller gereği ev içi angaryanın büyük ölçüde kadınların üzerinde olması, eğitim süreçlerinden daha erken kopmalarına ya da sınırlı katılımlarına yol açabiliyor. Bu durum, özellikle Türkçeye erişim ve onu etkin kullanabilme açısından da belirleyici oluyor. Erkeklere kıyasla kamusal alanda daha az yer bulan, eğitim olanaklarından daha sınırlı yararlanan kadınlar, dil bariyeriyle karşılaştıklarında çok daha dar bir alana sıkışıyor. Bu sıkışma, yalnızca kamusal alanda söz alamamakla sınırlı değil. Aynı zamanda kadınların, kendilerini ifade edebildikleri daha küçük ve sınırlı sosyal çevreler içinde kalmalarına neden oluyor. Kendi dillerini konuşabildikleri dar ilişkiler ağı dışında kamusal alanla kurdukları bağ zayıflıyor. Bu da yaşadıkları sorunları görünür kılmalarını, deneyimlerini paylaşmalarını ve ortak bir mücadele zemini kurmalarını zorlaştırıyor. Şiddet, emek sömürüsü ya da hak ihlalleri gibi konularda söz söyleme imkanları daralıyor; bu sorunlar daha kolay görünmez hale geliyor. Dil bariyeri, cinsiyet eşitsizliğini derinleştiren bir unsur olarak işliyor. Bu nedenle ana dilinde eğitim ve kamusal hizmet talebi, kadın mücadelesinin de ayrılmaz bir parçası haline geliyor.
Hatırlayalım: Fatma Altınmakas, uğradığı tecavüzü bildirmek için karakola gittiğinde tercüman olmadığı gerekçesiyle geri gönderildi. Kendi dilinde ifade imkanı tanınmadığı için şikâyeti alınmadı. Sonrasında yaşananlar, bu tür bir ihmalin sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini açık biçimde gösterdi. Bütün bu deneyimler, ana dilinde kamusal hizmet meselesini ertelenebilir bir başlık olmaktan çıkarıyor. Çünkü mesele, yalnızca insanların hangi dili konuştuğu değil; o dilde eğitim alıp alamadığı, sağlık hizmetine erişip erişemediği, adalet karşısında kendini ifade edip edemediğiyle ilgili. Bu koşullar sağlanmadığında, eşitlik ilkesinin pratikte karşılığı kalmıyor. Eşitsizliği aşmanın yolu ise açık: Kamusal hizmetlerin, insanların kendi dillerinde erişilebilir hale gelmesi. Eğitimden sağlığa, adaletten sosyal hizmetlere kadar tüm alanlarda ana dilinde hizmetin güvence altına alınması, yalnızca bir hak teslimi değil; aynı zamanda var olan eşitsizliklerin giderilmesinin de temel koşulu. Bu sağlanmadıkça, yaşanan örnekler istisna olarak değil, süreklilik taşıyan bir sorunun parçaları olarak varlığını sürdürecek.
Takvimdeki bazı tarihler, bu tartışmayı yeniden düşünmek için bir vesileye dönüşüyor. 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı yaklaşırken sözünü ettiğimiz eşitsizlikler hâlâ güncel ve gündelik hayatın içinde. Bir yandan barışa dair tartışmaların sürdüğü bir dönemdeyiz. Ana dilinde kendini ifade edebilme, eğitim alabilme ve kamusal alanda var olabilme meselesi, bugün hâlâ somut bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor. Bu ihtiyacın karşılanması bugünün eşitsizliklerinin giderilmesi açısından da belirleyici. Yukarıda örneklenen deneyimlerin tekrar etmemesi için, dilin kamusal alanda karşılık bulduğu bir düzenin kurulması gerekliliği, kendini bir kez daha hatırlatıyor.
Fotoğraf: MA
İlgili haberler
Anadilimizde hizmet almak, şiddete karşı korunmak hakkımız!
‘Kürt kadınların uğradığı şiddet karşısında devletin özel önlemler almak gibi bir ödevi var.’
Fatma Altınmakas davası: Cinayetin faili tek kişi değil
Fatma Altınmakas’ı katleden Kazım Altınmakas’ın yargılandığı davanın duruşmasında avukat Mir Bedirhan Ayaz, ‘Bu cinayet failinin tek kişi olmadığını biliyoruz’ dedi.
Fatma Altınmakas’ın tecavüz failine takipsizlikle ‘aklandı’
Malazgirt Cumhuriyet Başsavcılığı, Fatma Altınmakas’ın tecavüzcüsü Sinan Altınmakas hakkında yürüttüğü soruşturmada ‘delil olmadığı’ iddiasıyla takipsizlik kararı verdi.
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN

























