Şiddetin buzdağı, görünenin altındakiler
"Kendi çocukluğu 90’lı yılların Diyarbakır’ında geçmiş biri olarak şundan eminim: Şiddeti sokakta çocuklar başlatmadı. Biz yetişkinler hangi iklimi yaratırsak, çocuklar o havayı soluyor"

Bugün okullarda bir çocuğun elindeki silahı veya bir öğretmene yönelen öfkeyi konuşurken, aslında buzdağının sadece görünen kısmına, yani “doğrudan şiddete” odaklanıyoruz. Ancak Maraş’tan Siverek’e yankılanan bu acı tablolar, münferit birer adli vaka değil; binlerce yıllık ataerkilliğin, devletin kutsallaştırılmış otoritesinin ve ailenin mülkiyetçi yapısının suyun altında kalan devasa gövdesidir. Karşımızdaki manzara; mali, sosyolojik ve politik süreçlerin birbirini beslediği bir “yapısal şiddet” sarmalı ve toplumsal bir cinnet halidir.

‘Kutsal’ üçgen

Şiddeti meşrulaştıran ve normalleştiren o “kutsal” üçgeni (devlet-aile-erillik) kırmadan bu sarmaldan çıkış mümkün görünmemektedir. Üstelik bu zehirli iklim, sadece erkek çocuklarına yüklenen bir misyonla sınırlı kalmamakta; gücün tahakküm aracı olarak kutsandığı bu ortamda, kız çocukları arasında da akran zorbalığı ve şiddet hızla yaygınlaşmaktadır. Şiddet, cinsiyetten bağımsız olarak sistemin içine sızmış bir “baş etme mekanizması” haline gelmiştir.

Eğitim kalitesinin ailenin ekonomik statüsüne endekslendiği bu düzende, okul bir sosyal mobilite aracı olmaktan çıkıp yeni sosyal kırılma hatları üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Yoksul çocukların sığındığı yatılı bölge ortaokulu (YİBO) ise denetimsizliğin ve sistemsel ihmalin sonucunda istismar ve şiddetin en görünür olduğu yaralar haline gelmektedir.

Sosyal politika: ‘Önleme’ mi, ‘onarım’ mı?

Maliye biliminin verimlilik ilkesi ve sosyal politika disiplini bize şunu söyler: Yatırımını çocuğun ilk 1000 gününe yapmayan bir devlet, bunun bedelini ileride rehabilitasyon merkezlerinde ve cezaevlerinde katbekat fazlasıyla öder. Kadın yoksulluğunun derinleştiği bir düzende, güvenli bağ kuramayan nesiller sokağın ve “erkeklik ispatı” gibi zehirli kodların insafına terk edilmektedir. Mevcut politikalar anneyi ve çocuğu güçlendirmek yerine sadece “yoksulluğu yönetmeye” odaklanmaktadır.
Meseleyi polisiye tedbirlerle çözemeyiz. İhtiyacımız olan şey, hak temelli bir rejim ve zihniyet restorasyonudur:
●    Bütünleşik çocuk koruma sistemi: Her çocuğun bir sosyal hizmet uzmanı tarafından takip edildiği izleme sistemleri kurulmalıdır.
●    Çocuk odaklı bütçeleme: Sosyal bütçeler, “onarım” harcamalarından, şiddeti oluşmadan engelleyen “önleme” kalemlerine kaydırılmalıdır.
●    Liyakat ve şeffaflık: Kamu atamalarında kayırmacılığın yerini yetkinlik almalı; yargı bağımsızlığı yeniden tesis edilmelidir.

Kendi çocukluğu 90’lı yılların Diyarbakır’ında geçmiş biri olarak şundan eminim: Şiddeti sokakta çocuklar başlatmadı. Biz yetişkinler hangi iklimi yaratırsak, çocuklar o havayı soluyor. İnsan evladı, korkuya dayalı bir itaat kültürüyle değil; eşit vatandaşlık bilinciyle büyümelidir.

Çocuklarını yaşatamayan bir devletin, zaten yaşayacak bir geleceği de varlık gerekçesi de kalmaz. Bizim ihtiyacımız olan şey itaat eden tebaalar değil; hakkını arayan, eşit ve onurlu yaşayan vatandaşlardır.

* Mali ve hukuki bir not:
Vatandaşlık bir “sadakat alışverişi” değil, hak temelli bir sözleşmedir. Maliye biliminin en temel prensibi olan “kamu hizmeti karşılığı vergi” dengesi, bugün en korumasız öznelerimiz olan çocuklarımızın hayatı üzerinden bozulmuştur. Eğer bir devlet yapısı, bireylerin can güvenliğini ve onurunu koruma vasfını yitirmişse; orada devletin “bekası” değil, meşruiyet krizi konuşulmalıdır. Vatandaşlık; sadece görevlerin yerine getirildiği tek taraflı bir itaat ilişkisi değil; karşılığında adaletin, güvenliğin ve liyakatin alındığı bir hak sözleşmesidir. Koruyamayan, yaşatamayan ve adaleti sağlayamayan bir yapının, vatandaşına karşı asli bir borcu vardır.


Editörden