Esnek çalışma, bakım yükü, borçlanma: AKP’nin aile politikalarının anatomisi
AKP’nin yıllar içinde şekillenen aile politikaları, kadınları ve emekçi aileleri hem ekonomik olarak baskı altına alıyor hem de doğum, evlilik ve bakım yüklerini aileye yüklüyor.

Geçtiğimiz gün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, CNN Türk’te katıldığı bir programda, son dönemde tartışılan doğum izninin artırılması ve yeni evlenecek gençler için Aile ve Gençlik Fonu kapsamında sağlanacak kademeli evlilik kredisine ilişkin açıklamalarda bulundu. Her fırsatta olduğu gibi bu kez de doğum hızının azalmasına vurgu yapan Bakan, “Nüfus bizim için beka meselesi” ifadelerini kullandı.

2025’in aile yılı, 2026-2035 yıllarının ise aile on yılı ilan edilmesiyle birlikte, Bakanın sözünü ettiği uygulamalar ve nüfus artış hızına ilişkin tartışmalar hız kazandı. Ancak AKP’nin aileye ve nüfusa yönelik politikalarının bir geçmişi var.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılındaki seçim bildirgesi, iktidarın aileyi nasıl ele aldığını ve ona nasıl bir işlev yüklediğini açıkça gösteriyor. Beyannamede yer alan, “Yaşanan derin ekonomik sıkıntılara rağmen toplum olarak ayakta kalmamızı büyük ölçüde sağlam aile yapımıza borçluyuz. Aynı zamanda güçlü bir sosyal güvenlik kurumu olan aile yapımızın sürdürülebilmesi, içinde yaşadığımız değişim sürecinde daha da önemli hale gelmiştir” ifadeleri, ailenin kapitalizmin yarattığı yırtıkları yamalayan işlevini ve AKP’nin bu işlevi koruyacak politikaları sürdüreceğinin habercisiydi.

Esnek çalışma adım adım sağlamlaştırılıyor

Ailenin bu işlevinin sürdürülebilmesi için kadın emeğinin nasıl yeniden düzenlendiği önem kazanıyor. Bugün “aile ve iş yaşamı uyumu” adı altında tartışılan esnek çalışmanın yasal temeli, 2003 yılında kabul edilen İş Kanunu ile atıldı. Bu kanunla birlikte yarı zamanlı, geçici ve sözleşmeli çalışma biçimleri yasallaştı. İlerleyen yıllarda kadın istihdamını artırmaya yönelik adımlar, esnek çalışma politikalarıyla birleşti.

2013’te hazırlanan nüfus ve aile politikaları mevzuat çalışmaları yasa taslağında, kadınlara evden çalışma ve doğum sonrası esnek çalışma imkanı gündeme geldi. Aynı yıl OSB’lerde kreş açılması ve 150 kadın çalışanı olan iş yerlerine kreş zorunluluğu getirilmesi gibi başlıklar tartışılsa da bunlar büyük ölçüde hayata geçirilmedi. 2015’te gündeme gelen ailenin ve dinamik nüfus yapısının korunması programı, 2013’te tartışılan birçok düzenlemeyi yeniden içerdi. Bu programla doğuma bağlı kısmi çalışma, doğum yardımları, esnek çalışma gibi uygulamalar planlandı.

2016’da ise İş Kanunu’nun 13. maddesine eklenen düzenleme ile ebeveynlerden birine, çocuk ilköğretim çağına başlayana kadar kısmi süreli çalışma hakkı tanındı. Bu düzenleme ile özellikle kadınlar açısından esnek çalışmanın hukuki bir zemini güçlendirildi. Sonraki yıllarda, özellikle 2023 orta vadeli programı ve 12. kalkınma planında bu vurgunun daha da güçlendiğini, 2025 “aile yılı” ile birlikte zirveye çıktığını gördük. Kadın istihdamını artırma söylemi çerçevesinde, İŞKUR aracılığıyla “kursiyer” adı altında kısa süreli istihdamlar, işgücü uyum programı ve iş pozitif programı gibi uygulamalar yaygınlaştırıldı.

Bakım yükü yıllar içinde kadının sırtına yüklendi

Kadınların bakım ve ev içi angaryayı üstlenmek zorunda bırakılması, Türkiye’de esnek çalışmanın tüm işçi sınıfına yayılmasının ilk adımının kadınlar üzerinden atılmasına bahane oldu. AKP’nin kamusal hizmetlere yönelik özelleştirme politikalarıyla birlikte çocuk, yaşlı ve engelli bakımı devletin sorumluluğundan çıkarılarak aileye devredildi. Bu süreç, doğum oranlarını artırmaya yönelik söylemlerle birlikte ilerledi.

2006’da çıkarılan yönetmelikle, bakıma muhtaç kişilere evde bakım sağlayan yakınlarına -çoğunlukla kadınlara- asgari ücret düzeyinde ödeme yapılmaya başlandı. 2015’te hazırlanan programın üç temel ayağından biri yaşlıların evde bakımının sağlanmasıydı. 2016’da başlatılan yaşlı destek programı (YADES) ile evde yaşlı bakımına yönelik projeler desteklendi.

2017’de başlatılan “büyükanne projesi” ile torununa bakan büyükannelere ödeme yapılması planlandı. Bu uygulamayla devlet, hem yaşlı bakım sorumluluğundan hem de kadınların talep ettiği ücretsiz kreş hizmetinden kaçınırken, bunu “aile” ve “nesiller arası dayanışma” söylemleriyle meşrulaştırdı. Bugün de kamusal kreşlerin yaygınlaştırılmasından ziyade iktidar, “komşu annelik” gibi uygulamalarla kadınların ücretsiz ve kamusal bakım hizmetleri hakkını hedef alıyor.

Erken evlilik, çok çocuk

2008’de Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın yaptığı “en az üç çocuk” çağrısı, bugün karşı karşıya olduğumuz nüfus politikalarının işaret fişeklerinden biriydi. Aileleri çok çocuk yapmaya teşvik etmeye yönelik uygulamalar geliştirildi. Bunlardan biri “asgari geçim indirimi” oldu. Bu düzenleme ile eş ve çocuk sayısına bağlı vergi indirimi sağlandı. 2015’te yürürlüğe giren Doğum Yardımı Yönetmeliği ile çocuk başına verilen destekler kademeli hale getirildi.

Nüfus artışını teşvik eden politikalar, genç yaşta evliliklerin desteklenmesiyle sürdürüldü. 2015’te yürürlüğe giren çeyiz hesabı uygulamasıyla birikim yapan çiftlere devlet katkısı sağlandı. 2023’te kurulan Aile ve Gençlik Fonu ile evlenecek gençlere kredi verilmeye başlandı. Bugün ise bu krediler yaşa göre kademelendirilerek erken evlilikler daha fazla teşvik ediliyor.

Aileyi borçla güçlendirme(!)

Tüm bu politikalar, ailenin nasıl tanımlanacağı ve korunacağına dair bir çerçeveyle birlikte ilerledi. 2006’da gerçekleştirilen Türkiye aile yapısı araştırması (TAYA), bu çerçevenin oluşturulmasında önemli bir rol oynadı. Bu araştırmanın raporu, 2009’da başlatılan aile eğitim programının da zemini oldu.

Bu programda ailenin “pasif” değil, “aktif ve üretken” bir yapı olarak ele alınması gerektiği vurgusu dikkat çekici. Eğitim programında bulunan “mikro ölçekli girişimcilik” başlığı altında aile, hem bakım hizmetlerinin üstlenildiği hem de ekonomik faaliyetlerin yürütüldüğü bir birim olarak tanımlandı. Böylece aile -özellikle de aile içinde kadınlar- bir yandan yoksulluğun ve bakım yükünün taşındığı bir alan haline gelirken, diğer yandan borçlanma mekanizmalarıyla yönetilen bir yapıya dönüştürüldü. Bugün bu yaklaşım, “kadın girişimciliği” adı altında mikro krediler yoluyla kadınların borçlandırılarak aileye ve sisteme bağımlı hale getirilmesi şeklinde sürdürülüyor.

Medeni haklara dönük saldırıların geçmişi var

Bugün 12. yargı paketi tartışmalarıyla birlikte gündemde olan boşanmalarda ara buluculuk ve nafaka tartışmalarının da bir geçmişi var. 2012’de Gerçek Kişiler ve Özel Hukuk Tüzel Kişileri ile Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca Açılacak Aile Danışma Merkezleri Yönetmeliği yayımlandı. Bu yönetmelikle kurulacak aile danışma merkezlerinin görevlerinden biri de “boşanma öncesinde ailelere, psiko-sosyal süreç ve dinamikleri de dahil ederek ara buluculuk hizmetleri planlamak ve uygulamak” olarak belirlendi.

Yine 2012’de başlatılan aile ve boşanma süreci danışmanlığı hizmeti, 2013’te yaygınlaştırıldı. Bu hizmetin yaygınlaşmasından bir yıl sonra KADEM’in düzenlediği 1. uluslararası kadın ve adalet zirvesinde Erdoğan’ın, “Kadınların hak mücadelesinin eşitlik kavramına takıldığını, adalet duygusunu ıskaladığını gözlemliyoruz” ifadeleri, kadınların hem aile içinde hem de toplumda nasıl bir pozisyona oturtulduğunun açık göstergelerinden biri oldu. Keza zirvedeki tartışma başlıkları -Toplumsal cinsiyet: Adalet mi, eşitlik mi?” gibi- ileride iktidarın açıkça dile getireceği “eşitlik değil, adalet” söyleminin de ipuçlarını içeriyordu.

2015’te iktidar, boşanma oranlarına odaklanarak aile bütünlüğünü olumsuz etkileyen unsurlar ile boşanma olaylarının araştırılması ve aile kurumunun güçlendirilmesi için alınacak önlemlerin belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması komisyonu kurdu. Bu komisyonun 2016’da yayımladığı rapor ise kadın hareketi tarafından tepkiyle karşılandı. Çünkü raporda; boşanma davalarında, hatta uzaklaştırma kararları alınmadan önce ara buluculuk uygulanması, nafaka hakkının gasbı ve “Çocukların cinsel istismarı suçunun işlendiği evliliklerde, evliliğin beş yıl boyunca sorunsuz ve başarılı devam etmesi halinde” cezasızlık öngörülmesi gibi öneriler yer alıyordu.

Bu öneriler o dönem için reddedilmiş olsa da ilerleyen yıllarda yeniden gündeme getirildi. 2017’de müftülüklere evlenme yetkisinin verilmesi, 2018’de nafaka hakkına ilişkin tartışmaların yeniden alevlenmesi ve bugün “aile on yılı” kapsamında medeni hakların topyekûn hedef alınması, bu tarihsel arka plan üzerine kuruldu.

Sonuç olarak, AKP’nin bugün uyguladığı aile politikaları yıllar içinde kök salmış ve içinde bulunulan dönemde yöneten sınıfın ihtiyaçlarına göre şekillendirilerek güçlendirilmiş politikalar olarak karşımıza çıkıyor. Bu politikaların bütünü, işçi ve emekçi ailelerin ve özellikle kadınların hem yoksullukla hem de çeşitli hak kayıplarıyla planlı bir biçimde karşı karşıya bırakıldığını gösteriyor.

Fotoğraf: TCCB

İlgili haberler
Aile yılında arabuluculuk tartışması | Kadınları ne bekliyor?

Arabuluculuk uygulaması zayıfı değil, güçlüyü koruyan bir uygulama olarak ilerlemekte ve yerleşmektedir.

Aile yılında kadınlar şiddet, çocuklar MESEM kıskacında

Yoksulluk nedeniyle çocukların erken yaşta MESEM’e yönlendirildiğini söyleyen kadınlar, aile yılıyla birlikte şiddetin ve güvencesizliğin nasıl arttığını tartıştı.


Editörden