Yıllardır süren çatışmalı dönemin ardından Kürt sorununa ilişkin yeni adımların atıldığı, ne getireceği ve nereye varacağı üzerine tartışmaların sürdüğü bir sürecin içindeyiz. Ekim 2024'ten bu yana Saray rejimi tarafından "Terörsüz Türkiye" söylemiyle yürütülen sürecin ilk yasal adımı Çerçeve Yasa Teklifi TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Yasanın kapsamı, kapsamadıkları ve neyi nasıl düzenlediği elbette başlı başına tartışma konusu ancak gerçek bir demokratik çözüm zemininden uzak olan bu hali şaşırtıcı değil. Biraz geriye sarıp sürecin başladığı günlere döndüğümüzde, bugün önümüze konan yasanın hangi çözüm anlayışının ürünü olduğunu daha net görebiliyoruz.
Buraya nasıl geldik?
Kısaca hatırlayalım: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’teki çıkışıyla başlayan, DEM Parti heyetinin Abdullah Öcalan’la görüşmeleriyle devam eden süreçte Öcalan’ın silah bırakma ve fesih çağrısının ardından PKK fesih ve silah bırakma kararı aldı. Mecliste kurulan komisyon çalışmaları ve raporunun ardından ise çerçeve yasa gündeme geldi.
Ancak başından beri iktidarın süreci nasıl tarif ettiği belirleyici oldu. “Kürt sorununun demokratik çözümü” yerine “terörsüz Türkiye”, “terörsüz bölge” ve “iç cephenin güçlendirilmesi” söylemleriyle öne çıkarıldı. Kürt halkının yıllardır dile getirdiği demokratik talepler konusunda somut adımlar atılmazken sorun yüz yıllık tarihsel ve toplumsal boyutlarından koparılarak silahlı çatışmanın sona ermesine indirgenmeye çalışıldı. Oysa çatışmanın sona ermesinin, onu ortaya çıkaran koşulları kendiliğinden ortadan kaldırmadığını hepimiz biliyoruz. Üstelik süreç, Ortadoğu’daki yeniden paylaşım mücadelesinden ve iktidarın bölgesel ve iç politik hesaplarından bağımsız değil. Kürt silahlı güçlerinin tasfiyesi ya da kontrol altına alınması bölgesel hesaplarla, “iç cephe” siyaseti ise içeride baskıyı güçlendirme arayışıyla iç içe ilerliyor.
Bugüne döndüğümüzde yasaya yalnızca hukuki açıdan bakmak yetmez. Yasanın ne söylediği kadar, neyi söylemediğine ve bütün bunların yıllardır savaşın, inkarın ve baskının bedelini en ağır biçimde taşıyan Kürt halkının hayatında neye karşılık geldiğine bakmak gerekir.
Çerçevesi iktidar tarafından çizilen bir ‘çözüm’
Çerçeve yasa, esas olarak silah bırakan ve fesih kararı alan örgüt mensuplarının hukuki durumuna ilişkin sınırlı bir düzenleme sunuyor. Yıllardır cezaevlerinde tutulan ya da sürgünde yaşayan bazı insanların özgürlüğüne kavuşmasının önünü açabilecek olması elbette önemlidir. İnsanların ailelerine, çocuklarına ve yaşamlarına dönmesi küçümsenecek bir gelişme değildir. Ancak bu sınırlı düzenleme, çerçeve yasayı demokratik çözümün kendisi haline getirmiyor. Tam tersine, yasanın sınırları iktidarın “çözümü” ne kadar dar bir alanda tuttuğunu gösteriyor. Bir yanıyla yasanın içeriğinin uzun süre kamuoyundan gizlenmesi, sürecin muhataplarıyla dahi son ana kadar paylaşılmaması diğer yanıyla bu düzenlemeden yararlanacak olanların birçok şarta bağlanması (siyaset yapamama vb.) çözümün toplumun söz ve iradesiyle değil, iktidarın çizdiği sınırlar içinde şekillendirildiğini ortaya koyuyor.
Cezaevindeki ve sürgündekilerin siyaset yapma hakkı, seçilmişlerin iradesinin tanınması, kayyum uygulaması, ana dil hakkı ve geçmişte yaşanan ağır hak ihlalleriyle yüzleşme gibi temel demokratik sorunlar ise bu çerçevenin dışında kalıyor. Oysa bunlar sonradan eklenecek başlıklar değil; Kürt sorununun ve demokratik çözüm ihtiyacının kendisinin parçası. Bu nedenle çerçeve yasa, iktidarın kendi sınırlarını çizdiği, kontrollü ve sınırlı bir hukuki düzenleme olarak karşımızda duruyor.
Bu süreç, hayatımızı değiştirecekse nasıl değiştirecek; bunu kim belirleyecek?
Çerçeve yasa elbette -en olması gereken haliyle bile- yıllardır biriken bütün sorunları tek başına çözmeyecek. Kürt işçi ve emekçi kadınların süreçten beklentisi de bir yasanın bir anda hayatlarını değiştirmesi değil. Asıl soru şu: Bu süreç, yıllardır hayatlarını belirleyen savaşın, yoksulluğun, baskının ve eşitsizliğin ortadan kaldırılması için nasıl bir yol açacak?
Üstelik neredeyse iki yıldır devam eden süreç kısmen bir beklenti de yaratmıştı. Bu nedenle bugün ortaya çıkan bu kadar sınırlı bir düzenleme, yalnızca neyi kapsamadığıyla değil, bunca zamanın ardından neden daha kapsamlı bir demokratik adım atılmadığı sorusuyla da tartışılıyor.
Kürt işçi ve emekçi kadınlar bir yandan “Artık analar ağlamasın” diyor, yeni ölümler yaşanmasın istiyor. Ama bununla birlikte savaşın, yoksulluğun, eşitsizliğin ve şiddetin yıllarca biriken ağır sonuçlarının ne denli değişeceğini de tartışıyor.
“Hayatımızda ne değişecek?” sorusu tam da buradan çıkıyor.
‘’Yaşadıklarımızla yüzleşilecek mi? Cezasızlık son bulacak mı? Şiddetten korunabilecek miyim? Yoksulluk bitecek mi? Çocuklarımızın geleceği ne olacak? Gençleri mahallelerde kuşatan uyuşturucu ve çeteleşme karşısında ne yapılacak? Sözümü özgürce söyleyebilecek miyim? Hastanede, adliyede, belediyede kendi dilimde hizmet alabilecek miyim? Seçtiğimiz insanlar görevlerinin başında kalabilecek mi? Yoksa bir sabah onların yerine yine kayyum mu atanacak?’’
Bu soruların her biri, barışın kadınların hayatında ne anlama geldiğini gösteriyor. Yoksulluk, güvencesizlik, inkar, siyasal baskı, şiddet ve geleceksizlik yerli yerinde duracaksa, demokratik bir çözümün zemininden hâlâ çok uzaktayız demektir.
Kadın emeğini ucuz ve güvencesiz tutan, örgütlenmenin önünü kesen, kamusal hizmetleri daraltan düzen devam ettiği sürece barışın ekonomik ve toplumsal içeriği de eksik kalacak. Bölgenin kaynaklarının kimin çıkarına işleyeceği de bu nedenle barış tartışmasının parçası. Kadınların ucuz ve güvencesiz işgücü olarak görülmediği, insanca çalışabildiği; kreş, sağlık ve bakım gibi hizmetlere erişebildiği bir yaşam kurulmadan, barışın kadınlar açısından ne anlama geldiğini eksik konuşmuş oluruz.
Kürt kadınlarının yaşadığı her sorunu Türk kadınların yaşadığı sorunlarla aynılaştırmak mümkün değil. Kürt halkının doğrudan etkileyen savaş, inkar, göç, eşitsizlik, baskı ve şiddet politikaları ve başta kadınların bütün bunlara karşı verdiği mücadele özgün bir yerde duruyor. Ama farklı deneyimlerin ortak mücadele zeminleri var.
Kürt işçi emekçi kadınlar bir yandan anadilinde hizmet almayı, seçtiği temsilcilerin görevlerinin başında kalmasını, yaşananlarla yüzleşilmesini istiyor; bir yandan da şiddetsiz bir yaşam, geçinebileceği bir iş, çocukları için bir gelecek ve gençlerin uyuşturucu kıskacından çıkarılmasını da demokratik çözümün bir meselesi olarak görüyor. Türkiye’nin başka bir kentindeki işçi ve emekçi kadın da farklı biçimlerde aynı yoksulluk, şiddet ve güvencesizlikle mücadele ediyor. Bunların hiçbiri birbirinden kopuk değil, farklı biçimlerde hayatlarımızı kuşatıyor ve birbirinden etkileniyor.
Bu mesele, ortak demokrasi ve barış mücadelesinin önemli bir parçasıdır. Farklılıklarımızı yok saymadan, birbirimizin taleplerine sahip çıkarak kuracağımız bu ortaklık, barışın da toplumsal güvencesidir.
Çerçeve yasa TBMM Genel Kurulundan geçti ancak bu yasanın içeriği ve uygulanmasına dair tartışmalar sürmeye devam edecek. Öte yandan kayyum uygulamasının sona ermesi, siyasi tutsakların özgürlüğü, demokratik siyasetin önünün açılması, ana dil hakkının güvenceye alınması ve geçmişte yaşanan ağır hak ihlalleriyle yüzleşilmesi gibi demokratik çözümün temel koşulları; kadınların şiddetsiz ve güvenli bir yaşam, güvenceli çalışma, eşit işe eşit ücret, ücretsiz ve erişilebilir kamusal hizmetler gibi insanca yaşam talepleri çok açık ki iktidarın çözüm anlayışının kapsamı dışındaydı, dışında ve böyle durmaya devam edecek.
Asıl soru bu yüzden aynı: O zaman barışın çerçevesini kim çizecek? Saray rejiminin çizdiği sınırlar mı, yoksa o sınırları aşacak olan kadınların, işçilerin ve emekçilerin kendi talepleri etrafında kuracağı ortak bir mücadele mi? Şüphesiz ki gerçek bir çözüm ve kalıcı bir barışı istiyorsak bu çerçevenin sınırlarında dolanmakla yetinmeden o sınırların ötesine çıkartacak uzun soluklu bir mücadeleye ihtiyaç var. Birbirimizin çaresi olduğumuzu; birlikteliğimizin de eşit ve kalıcı bir barışın en güçlü güvencesi olduğunu bilerek.
Fotoğraf: TBMM
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















