GÜNÜN ÖYKÜSÜ: Dokuz Numaranın Yolcuları
Aylardır dokuz numaranın yolcularından biriydi kendi de. Ustaca kesilmiş bakımlı saçları, düzgün kıyafetleri, yüz ifadeleriyle diğer sekiz otobüsü bekleyenlerden hemen ayrışırdı bu otobüsün yolcuları.

Hiç durmadan anlatıyordu şoför: “Sapladım bıçağı ben de. Bugün olsa gene yaparım. Bir yılım kaldı tahliyeye. O da geçer nasılsa.”

Dokuz numaralı otobüsün yolcuları gibi sürücüsü de değişmemişti aylardır. Her hafta aynı yüzler, cezaevinin ana kapısından görüş için ayrılan özel bölüme yaklaşık bir saat süren ardışık işlemlerle varmaktaydı. Retina taramasından sonraki aşama cezaevi içinde turlayan, üzerinde kocaman rakamlar yazılı bu mavi renkli otobüslerdi.

Ziyaret günlerinde tutuklu ve mahkûm yakınlarını, görüşe taşıyan otobüslere, ailelerle beraber avukatlar da biniyordu.

İnsanların yüzleri gibi, şoförün bıkmadan tekrarladığı ifadesi de ezberlenmişti artık. Taksicilik yaparken içeri düştüğünden, burada da şoförlük görevi uygun görülmüştü kendine. Adam çok tutan bir dizide başrol verilmişçesine benimsemiş görünüyordu vazifesini. Sadece kendi hikâyesini tekrar edip durmakla kalmıyor, o hafta ziyarete gelen, gelmeyen yakınların da kaydını tutuyordu kendince. Kim hasta, kimin çocuğunun sınavı var, kimin akrabası vefat etmiş, takipteydi.

İnfaz memurları ile tutuklu yakınları aylardır sürmekte olan git-gellerle iyice tanış olmuşlardı. Her defasında hızlıca “merhaba” deyip geçmek, bir an önce görüş yerine varmak istiyordu. Oysa biliyordu ki içeri ile dışarıyı ayıran en belirgin engel, her türlü arzunun, ihtiyacın imkânsızlığıdır. Selam verip giremezsin öyle, çarçabuk çıkamadığın gibi. Dışarıdakilerin gün içinde sayısız kere tekrarladığı ya da içinde olduğu ne varsa, sigara almak, acıkmak, üşümek, özlemek gibi, en doğal hallerin her biri içerde binbir çeşit resmi işleme tabidir. Tüm bunların arasında, hasret duymak kuşku yok ki en zahmete yol açandı.

Her hafta, ilk kez geliniyormuşçasına, uzun uzadıya yapılan kimlik kontrol ve kayıtlarından sonra, birden dokuza kadar numaralandırılmış otobüslere dağılırdı ziyaretçi kalabalığı.

Aylardır dokuz numaranın yolcularından biriydi kendi de. Ustaca kesilmiş, bakımlı saçları, düzgün kıyafetleri, görende eğitimli olduğu izlenimi oluşturan yüz ifadeleriyle, diğer sekiz otobüsü bekleyenlerden hemen ayrışırdı bu otobüsün yolcuları. Bekleme odalarında da ilk bakışta ayırt etmek mümkündü onları. Kadınların saçları fönlü, yüzleri hafif makyajlıydı. Görüntü itibarıyla diğer mahkûm aileleri ile tek ortak noktaları ellerinde tuttukları battal boy siyah çöp poşetleri olurdu. Bu tutuklu ya da mahkûm yakını olmanın bir gereğiydi, devlet tarafından her birine vurulmuş birer damga görevi görürdü içi giysi dolu siyah poşetler.

“Türkiye’de hayat, devletle tanışınca başlar.”

Twitter’da ona sataşan kıdemli “ersolcu” geldi aklına.

Ege’nin denizi olmayan kasabalarından birinde büyürken, daha ortaokulda karar vermişti avukat olmaya. Zihninde mahkemeler kurar, hayali duruşmalar kurgular, savunmalar yaparken bulurdu kendini. Zayıfları savunacaktı hep. Zenginleri ve güçlüleri koruyan avukatlardan olmayacaktı. Hayal gücü, onu hukuk fakültesini kazandırıp avukat çıkaracak kadar güçlüydü. Kız başına büyük şehirde tutunmuş, evini, arabasını almış, bir erkek evlat yetiştirmişti. Tüm başarılarını hayal edebilme yetisine borçlu olduğunu düşünmek gururunu okşardı. Başkalarının öngörüleri vardı, onunsa hep övündüğü, onu koruyan kollayan, hedefine ulaştıran hayalleri.

Bir gün modern olmakla övünen bir cezaevinin dokuz numaralı otobüsünde hem avukat hem tutuklu yakını olarak aylar sürecek bir yolculuğa çıkacağını ise ne hayal edebilmiş ne de öngörebilmişti.

Ne tuhaf, dokuz yıllık sevgilisi, dokuz yıla mahkûm olmasın diye, dokuz nolu otobüsün içinde, kurup duruyordu kafasında. Öğrencilik yıllarında az biraz solculuğa bulaşmıştı ama siyasi dava almamıştı bugüne dek. Her görüş günü avukatlığıyla kadınlığı arasında çetin rekabet yaşanmaktaydı.

“Bu kadarını da hayal etmemiştin, gördün mü?”

Kendi de bir çeşit kader mahkûmu sayılabilirdi bu durumda.

“Geveze adam. Bir yılda çıkamaz bu. Öldürmeye tam teşebbüs.”

Genç kızın babası, sevgilisinin koğuş arkadaşıydı. Kıza hafifçe gülümseyip, başını salladı.

“Bugün açık görüş var, değil mi anneanne?”

“Hayır, yavrum, bize değil, ötekilere var açık görüş.”

“Kim ötekiler anneanne?”

“Onlar işte, yani siyasi olmayanlar, adi suçlular.”

Birden sesini yükseltti küçük kız:

“Haaa, Katillere var yani.”

Suspus oldu sonra. Yüzlere manalı bir gülümseme yayıldı. Bakışlar birbirini buldu otobüsün içinde. Küçük kızın başı okşandı sırayla.

Dokuz numara varmıştı menzile.

Dönüşte şoförün sesi kesilmişti. Meğer beş yıl daha yatacakmış. Yanlış hesaplamış

Emanete bıraktığı cep telefonunu açar açmaz ilk iş, kendini gelip alacak arkadaşına konum attı. O sırada ilişti gözüne:

“Silivri Ceza ve İnfaz Kurumu; bu lokasyonda ortalama kalış süresi iki saat 20 dakika.”

NAZİRE K. GÜRSEL KİMDİR
Balkan kökenli bir ailenin ilk çocuğu olarak İstanbul’da doğdu. Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesini bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimine girdi. Cumhuriyet gazetesinde ekonomi muhabiri olarak başladığı meslek hayatına Sabah ve Milliyet gazetelerinde editör ve köşe yazarı olarak devam etti. Boğaziçi Üniversitesi Dış İlişkiler Koordinatörü olduğu dönemde, Avrupa Çalışmaları Programında (MAPES) yüksek lisansını tamamladı. Galatasaray Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Programını bitirdi. Uzun yıllar Tempo dergisinin ekonomi ve Avrupa Birliği sayfalarını hazırladı. Kadın ve insan hakları aktivisti. Son yıllarda daha çok edebiyat alanında yazılar kaleme aldı.

Görsel: Pixabay

İlgili haberler
GÜNÜN ÖYKÜSÜ: Geçmiş mi?

Dibe vurmak güzeldir değil mi? Çakılırsın yere sonra yavaş yavaş çıkarsın yukarı doğru. Yani eğer bi...

GÜNÜN ÖYKÜSÜ: Yara

Derin bir iç çekip gözlerini kızının ayak parmaklarından lime lime edilmiş kendi el bileklerine çevi...

GÜNÜN ÖYKÜSÜ: Çok Kısa Bir Mektup

‘Ne olduysa, o sıra olmuş. Atmış kalemi elinden. Tutmuş mektubu, Bir iyice buruşturmuş. Sımsıkı kapa...