AKP’li yıllarda dönüşen medya, gizlenmesi istenen gerçekler
‘Buraya tesadüfen gelinmedi, ya da bu adamlar gökten düşmedi. Çok açık ki bu noktaya bu operasyonlarla gelindi, daha da kötüsü bu ortaya dökülenler buz dağının görünen yüzü bile değil…’

2025 de bitti. 2026’yı ise türlü sorunlar, tartışmalar ve yine de umutla karşılıyoruz. Bu yazı 2025’in en sancılı son günlerinde medya içinde başlayan ama aslında medyayla sınırlı olmayan tartışmalara biraz uzaktan biraz yakından bakmak için yazıldı.

Bugün Türkiye gazeteciliğe ve gazetecilerin yaşadıklarına dair sorunlar listesi yazmak uzun sürer. Sadece 2025’in özeti bile hayli uzun. Örneğin Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'nün 2025 yılı Basın Özgürlüğü Endeksi'ne göre; Türkiye, 180 ülke arasında 159. sıraya geriledi. Ya da RTÜK verilerine göre; iktidar denetimde olmayan Halk TV, Sözcü TV, NOW TV, Flash TV ve Meltem TV’ye -bu listede TELE 1 de var ki daha sonra kayyum atandı- yılın ilk 9 ayında yaklaşık 67 milyon lira para cezası kesildi. Program durdurma cezaları, ekran karartmalar da cabası. İnternet için de sulh ceza hakimlikleri yoğun mesai yaptı; erişim engelleri geldi, bazı içerikler de sildirildi.

Dahası var ama bu yıl için özel bir başlık açmayı hak eden bir gelişme  var: Medyadaki yeni el değiştirme operasyonları. Habertürk ve Show TV, Ekotürk, Flash TV, Gani Medya… Bu sene içerisinde TMSF tarafından el konulan medya kurumlarından akla ilk gelenler. Ve bu el değiştirmenin akla getirdiği soru: Türkiye’de medyanın yeni patronları kimler?

Bugünkü tabloya nasıl gelindi?

Bugüne gelmeden biraz geri saralım. AKP döneminin ilk büyük medya el değiştirmesi Uzan Grubu’na karşı gerçekleşti. 2002 seçimlerinde yüzde 7,5  oy alan Cem Uzan’ın elindeki Star gazetesi, Show TV, Show Radyo ve diğer medya varlıklarına TMSF el koydu. Uzan ülkeyi terk ederken, Star gazetesi daha sonra Ethem Sancak’a devredildi. Sancak’ın daha sonra AKP MKYK üyesi olduğunu hatırlatarak devam edelim. 

2005’te TMSF, bu kez Sabah gazetesi ve ATV kanalı ile birlikte Turgay Ciner’in 63 şirketine el koydu. Bügün iktidarın amiral gemisi haline gelen Sabah-ATV grubu 2007 sonra ererken 1,1 milyar dolar karşılığında Çalık Holding’e satıldı. Bir hatırlatma da burada: Çalık grubunun o dönemki genel müdürü, dönemin başbakanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’tı.

2013’te Çukurova Holding’in elinde bulunan Akşam, Show TV, Skyturk ve diğer medya kuruluşları TMSF eliyle iktidarın istediği isimlere pay edildi: Akşam ve Güneş gazeteleri Ethem Sancak’a, Show TV ise Ciner Grubu’na satıldı. Bu satışlarla Çukurova Grubu medya sektöründen tamamen çekildi. “Havuz medyası” tabiri de, bu el değiştirmeler sonrasında oluşturulan bu yeni medya düzenini ifade etmek üzere kullanılmaya başlandı.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL döneminde medya sektörünün en kapsamlı kapatma kararları alındı. OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lerle toplam 204 medya kuruluşu kapatıldı. Zaman gazetesi, Samanyolu TV, Bugün TV, Kanaltürk gibi Gülen Cemaati’nin elindeki büyük yayın organları da kapatılanlar arasında olsa da asıl hedef daha büyüktü. Zira Hayatın Sesi Televizyonu, İMC TV, Özgür Radyo da gibi bağımsız yayın yapan televizyon, radyo ve dergiler de kapatılanlar listesindeydi. 

2018’e gelindiğinde ise Türkiye medya tarihinin en büyük sahiplik değişimi yaşandı. Vergi cezaları ve açıkça yapılan tehditler neticesinde Doğan Grubu’nun tüm medya varlıkları, (Hürriyet, Posta, Fanatik gazeteleri ile Kanal D ve CNN Türk; Doğan Haber Ajansı (DHA), YAYSAT ve Doğan Burda Dergi) Demirören Grubu’na satıldı. Ki Demirören’in gözyaşları ile medya işine kim için girdiğini söylediği kayıtlar hâlâ hafızalarımızda.

Nereden geldiği belli olmayan paralar dönemi

Ve bugün yaşananlar. Son iki yılda ’bu paranın kaynağı nereden?’ sorusuna yanıt bulamadığımız kişiler televizyon kanalları ve dijital mecralar satın aldı. Bu satın almaları ise operasyonlar ve el koymalar izledi. 

2025’i kapatmamıza günler kala Can Holdinge büyük bir operasyon yapıldı ve bünyesindeki 121 şirkete -aralarında Habertürk, Show TV, Bloomberg HT ve HT Spor da var- el konuldu. Suçlamalar kaçakçılık, kara para aklama, örgüt… El konulan medya kurumlarından Habertürk’e kayyum atandı. 2 ay kadar süreç ‘normal’ seyrinde ilerledi.

Can holding operasyonunun etkileri sürerken bu kez aralık ayının tam ortasında bir başka  kuruma, Gain medyaya, yasa dışı bahis ve dolandırıcılık suçlaması kapsamında el konuldu. Ki Gain medya zaten yeni el değiştirmişti. Mart 2025’te Erkan Kork’a da aynı suçlamalar yöneltilmiş ve kanalı Flash TV’ye el konulmuştu. Ağustos 2025’te aynı suçlamaların muhattabı olan Papara’nın ortağı Ekotürk televizyon kanalına el konuldu. Büyük tartışmalara yaratan Ekol TV ise ‘ekonomik’ gerekçelerle kapandı. Son 2 yıllık değişim daha kapsamlı bir yazıyı hak ediyor diyelim ve devam edelim.

Kaybolan gerçek

Bu el değiştirmelere dair tartışmalar devam ederken bu kez Habertük’te Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un içinde olduğu bir ‘uyuşturucu’ operasyonu yapıldı. Ersoy görevden alındı, tutuklandı. Tutuklanan yalnızca o değildi. Sonrasında yaşananlar ise inşa edilen medya düzenini de faş etti. Gizli tanık iddiaları ile, detaylarına girmeyeceğim, ekrana çıkmaktan konuk olmaya ve iktidar yetkililerinin gezileri izlemeye uzanan yelpazede bir dizi çürümüş ilişki ortaya döküldü. Kadın haber sunucularına dönük taciz ve mobbing suçlamalarının olduğunu da hatırlatmak gerekir.

Ortaya dökülen kirli ilişkilerde yük yine kadınların omuzuna bırakıldı. Operasyon kapsamında tutuklanan Ela Rumeysa Cebeci’nin ilgili ilgisiz bütün yazışmaları sayfa sayfa haber yapıldı. Kadın bedeni, giyimi, yaşamı üzerinden konuşulurken ilgili-ilgisiz yazışmaları ortaya döküldü. Bu sayede siyasi güç ve çıkar ilişkilerinin yarattığı yozlaşmanın bu yeni simgesi de daha az tartışılır hale getirildi. 

Bütün bu 23 yıllık AKP döneminde yaşanan ‘değişim’lere eşlik eden asıl mesele ise kaybolan haber ve gerçeklerdi. Günden güne AKP denetimine giren medya örneğin 2011’de Türkiye tarihinin en büyük katliamlarından biri olarak geçen Roboski katliamını saatlerce görmedi, aynı medya Gezi’de penguen belgeseline geçerken, herhangi bir hak arama eyleminde ise gözlerini kapattı. Gerçek en yakıcı haliyle kendini gösterdiğinde ise çare yine onlardaydı: Çarpıtma, yalan. Öyle örneklere imza atıldı ki… Örneğin Takvim gazetesi, gıda fiyatlarındaki artışa karşın “Bu haberi okumadan markete gitmeyin” manşeti atıldı,  “alış-verişe çıkarken tok karınla gidin, alt ya da üst raflara bakın, göz hizasındakiler pahalı olur” diye öneri yapıldı. 

Bitirirken…

Bütün bu karar tabloya rağmen gazeteciler bugün gerçeği halka ulaştırmak için bedeller ödüyor. Bir yanı mahkeme salonlarına, cezaevlerine uzanırken bir yanı diğer yanı ise işsizliğe çıkıyor. Ki son yıllarda 12 binden fazla medya çalışanı işsiz kaldı. Hala çalışabilenler için ise işler hiç kolay değil. İşsizlik tehdidi, düşük ücret, mobbing, taciz… Yetmez… Sansür-otosansür, yaptığın işten tatmin olmamak, korku, yalnızlık… Ki son saydıklarım bu hengamede üzerine en az konuşabildiklerimiz… Çünkü bu yaşananların büyük kısmı haber merkezi duvarlarına ya da cam tavanlara çarparak eziliyor, sönümleniyor. Özellikler kadınllar için… Eski Habertürk spikeri Nur Köşker, Eski Habertürk GYY Mehmet Akif Ersoy’un kendisini sistematik olarak taciz ettiğini, bu yüzden sağlık sorunları yaşadığını ve Türkiye'den ayrıldığını ancak  Ersoy "uyuşturucu" soruşturmasında tutuklandığında açıklayabildi. Sessiz kalmakla suçlanan Köşker’in verdiği yanıt ise meseleyi berraklaştırmak açısından önemli. Zira Köşker şöyle yanıtladı bu eleştirileri: “Korktum, Sessizlik bir tercih değil, hayatta kalma refleksiydi.”

Bu tartışmalar gazeteciliğe duyulan güveni zedelediği kuşkusuz. Şunu söylemek gerekir ki mesele yalnızca Habertürk değil. Haberlerin içi boşaltıldı, haber merkezilerinin başına ‘kadrolar’ getirildi. Kamu kaynakları buraya aktı, önce cemaat eliyle darbe girişimi sonrası ise yeni aşaması ile bu her geçen gün yoğunlaştı. Kanalların başına da Mehmet Akif Ersoy, Veyis Ateş gibi isimler getirildi. Yani buraya tesadüfen gelinmedi, ya da bu adamlar gökten düşmedi. Çok açık ki bu noktaya bu operasyonlarla gelindi, daha da kötüsü bu ortaya dökülenler buz dağının görünen yüzü bile değil…

Tam da bu nedenle mesele yalnızca kişisel değil üreme tam da bu yaratılan sistemle ilgili. Sorun da tam da burada. O nedenle bu tartışmaları yapmaktan kaçınmadan gazeteciliği ve gerçeği savunmak her zamankinden daha büyük ihtiyaç ve dahası zorunluluk. 

Kolaj: Canva pro


Editörden